Tıpkısının Aynısı

Selamlar

Bu sefer biraz eskilere gidiyoruz, 1988 yılına. Tanıttığım filmleri kategorize etseydim eğer kesinlikle “Rahatsız Edici Filmler” kategorisine koyacağım bir film ile karşı karşıyayız.

Film aynı yumurta ikizi olan ve ikisi de jinekolog  Mantle Kardeşler’i anlatmakta. Her ne kadar aynı yumurta ikizi olsalar da biri diğerinden daha kendine güvene sahip bu nedenle de tanıştığı her kadını elde edebilen hızlı bir çapkın. Görüştüğü kadından sıkıldığında ise kadının haberi olmadan ilişkide geri plana geçip kadını diğer kadına paslamakta. Bu düzen iyi bir biçimde giderken birlikte işlettikleri muayeneye güzel bir aktris girer ve ilk defa ikizlerden utangaç olan kadına aşık olur. Hal böyle olunca bu “paylaşma” işi yürüyecek mi filmi izleyenler bu sorunun cevabını alacak.

Filmin yönetmeni  David Cronenberg  ‘i takip edenler filmlerin rahatsız edici olduğunu ve genelde fiziksel deformasyon sahneleri ile izleyiciyi rahatsız ettiğini bilir. İlgili örnek için sadece The Fly filmini gösterebilirim.  Bu filmde ise işin daha çok  psikolojik yönüne odaklanmış. Tabii bu süreçte film Jeremy Irons ‘ı Jeremy Irons da filmi yüceltmekte. İlk başlarda hangi ikiz sahnede olduğu anlaşılmıyorken ortalara doğru yavaş yavaş kimin kim olduğu ortaya çıksa da sonlara yönetmenimiz sağ olsun algı gene sıfıra iniyor ve final de filme yaraşır bir şekilde allak bullak ediyor insanı.

 

 

Sevgiler;

EB

 

Bu Rüzgar Sadece Barley’i Sallamıyor

 

İrlanda’ya İrlandalılar’a karşı oldum olası bir sempatim vardır belki İngilizler’e karşı tarih boyunca devamlı mücadele etmelerinden belki yüz yıllardan beri Türkler ve İrlandalılar arasındaki karşılıklı hoş duygulara sahip olmasından (2. Abdulhamit İrlanda’ya İngiltere ambargo koyduğunda erzak yardımı yollamıştı, aynı şekilde Japonya’ya da bu tür bir yardımda bulunmuştu, bu padişah ne kadar kimi çevrelerce olumlu ya da olumsuz değerlendiriliyor olsun bu iki ulusla Türkler’in arasındaki samimiyetin temellerini atmış bir padişahıtr )belki de deli gibi içip en kötü durumdayken bile neşelerini kaybetmemelerinden… İşte bu nedendendir ki İrlanda ile alakalı şeyleri oldum olası sevmişimdir.

Film İrlanda’nın İngiltere esaretinden kurtulduğu Kurtuluş Savaşlarının gölgesinde iki kardeşi anlatmakta. Savaş esnasında birlikte savaşan iki kardeş savaş bittikten sonra iş politik konulara gelince farklı saflarda yer alması ufak bir aile dramına olayları çevirmesini izliyoruz.

Filme gelecek olursak kanımca harikaydı, her ne kadar tarafsız olduğunu söylemesem de yukardaki paragraftan kimin tarafında olduğum belli olmuştur ve filmin bu tutumundan rahatsız olmadığımı söyleyebilirim. Yönetmen Ken Loach bence filmde her ne kadar belirli bir dönemi anlatsa da bence mesajı tüm dünya içindir. Büyük devletler küçük devletlerle ille de top tüfekle savaşmalarına gerek yoktur, nifak tohumları ekip biraz karşı tarafa umut aşılayarak, kardeşi kardeşi vurdurarak da pis işlerini karşıya yaptırabilir. Bu yaklaşım ve politik tutum Ken Loach’un birçok filminde gözlenmekte

Filmi bir o kadar da sevmemin bir sebebi de gene birinci paragrafa benzeyecek ama filmin senaryosunun ülkemize gayet de güzel uyarlanabilmesi. Dublin’de, Donegal’de geçeceğine Ankara’da İstanbul’da geçse IRA mensubu ve Özgür eyaletçiler gibi farklı fraksiyonlu iki kardeş yerine bizdeki sağ  ve sol görüşlü iki kardeş olsa direk ülkemizi anlatmakta. İşte böyle bir empati yapma şansı verdiği için ve Dünya’nın aslında ne kadar küçük bir yer olduğunu ve insan dediğin varlığın dertlerinin temelde aynı olduğunu gösterdiği için bile film izlenebilir.

 

Sevgiler,

EB

Harlemli Samuray: Ghost Dog

 

Poster sıradan bir rapçinin albüm kapağı gibi gözükse de kazın ayağı öyle değil. Her ne kadar genelde çok popüler olmayan ama genelde ana akıma yakın filmlerden hoşlansam da bağımsız filmler çekip de benim sevdiğim nadir yönetmenlerden  Jim Jarmusch‘un en iyi üç filmi arasına girebilecek (Only Lovers Left Alive ile Broken Flowers arasında kararsız kaldım)bir filmi inceleyeceğim şu an.

Film Eski Samuray gelenekleri ile yaşamaya çalışan Ghost Dog adlı Afro-Amerikan tetikçinin yanlış giden bir iş nedeni ile İtalyan Mafyası ile yaşadığı mücadeleyi anlatmakta. Konu itibari ile ucuz B sınıfı bir aksiyon filminin konusu gibi gözükse de Jim Jarmusch’un dokunuşu ile gelen sıra dışı karakterler ve daha bir çok detay ile film lezzetli bir hale geliyor. Başlayalım Saymaya:

1- Öncelikle Ghost Dog rolü ile Forest Whitaker harikalar yaratıyor. Samuray kodu ile yaşayan gece iş yapan haberleşme metodu olarak sadece güvercin kullanan tek dostu kitap seven küçük bir kız ve bir kelime bile İngilizce bilmeyen sadece Fransızca konuşan Haitili Dondurmacı olan yalnız bir karakter.  Sakin bir felsefe ile yaşasa da iş adam vurmaya gelince oldukça da başarılı bir tetikçi Ghost Dog. Forest Whitaker  gibi iri bir adamın bu kadar estetik hareketler yapabilmesi ise insanı ayrıca bir hayrete düşürüyor. Ayrıca  Jim Jarmusch bir röportajında Ghost Dog karakterini hususi olarak Forest Whitaker için yazdığını eğer oynamayı kabul etmeseydi filmin çekilmeyeceğini belirtmiş. Filmi izleyince adamın ne kadar haklı olduğunu da görüyoruz.

2-Filmdeki tüm absürt detaylar: Ghost Dog’un en kadim dostum dediği Haitili Dondurmacı’nın zerre İngilizce bilmemesine rağmen Ghost Dog ile anlaşması hatta birebir ne demek istediklerini anlamaları, İtalyan Mafyası’ndaki karakterlerin  klasik İtalyan Mafyası klişelerini barındırıp Afro-Amerikalılara ırkçı beyanlarda bulunurken Public Enemy’nin en sevdiği müzik grubu olması, bir sonraki sahnede olacak olanlara benzer çizgifilmlerin televizyonda gösterilmesi gibi bir çok ince detay filmin içinde inci gibi dizilmiş.

3- İlk film performansı olan (aslında daha çok cameo diyebileceğimiz bir performans)  RZA ‘nın elinden çıkma müthiş soundtrack eşliğindeki New York’un gece araba seyahati sahneleri insanın gece gece arabaya atlayıp amaçsızca turlama isteğini ortaya çıkartıyor.

Sözü bitirirken artık klasikleşmiş sorumuz gelsin: E hiç mi kötü yanı yok? Tek kötü yanı bence zayıf ölüm sahneleri ki aslında söz konusu  Jim Jarmusch  olunca bu dandik ölüm sahneleri bilerek mi çekilmiş anlamadığım için çok da yorum yapmak istemiyorum. Ama bu sahnelerin biraz kötü gözüktüğü de bir gerçek.

Şu zamana kadar bir çok film tanıttım çoğu iyi kötü bilinen filmlerdi. Sanırım ilk defa birçokları için tam bir “süpriz yumurta” olacak bir film önerisi yapıyorum: İzleyin izlettirin.

 

Sevgiler,

EB

Centilmenliği Düstur Olarak Belirlemiş Adam Gibi Adamlar Dünyayı Kurtarıyor

Selamlar

Sanırım şu sitede yazmaya başladığımdan beri ilk defa tam anlamıyla övebileceğim, benim favori yönetmenim diyebileceğim bir yönetmenin çok sevdiğim bir filmi hakkında yazacağım için oldukça heyacanlı olduğumu söylemeliyim. Evet Matthew Vaughn benim en çok sevdiğim yönetmen. Bir insanın çekmiş olduğu 6 film de birbirinden güzel olur mu yahu? Yönetmenlik kariyerin İngiliz usulu suç filmi olan Layer Cake ile başlayan Matthew Vaughn daha sonra herkesi şaşırtarak Stardust gibi bir  masal filmini başarılı bir biçimde izleyiciye kavuşturmuş ve ardından  o dönem pörtlemeye başlayan standart çizgi roman filmleri ile hayli uğraşan ve kendisi gibi muhalif çizgi roman yazarı Mark Millar ile olan işbirliğinin ilk ayağı olan Kick-Ass  ile beni kendine hayran bırakmıştı. Ardından 2011 yılında  daha önce çekilen 4 adet X-Men filminin(3 adedi X-Men 1 adedi ise oldukça başarısız bir Wolverine filmi olan Origins idi)  evvelini anlatan (kimisine göre evreni sıfırlayan) X-Men: First Class ile klas çizgiroman filmi nasıl olur hepimize gösterdi. Beni mest eden filmlerin beşincisi ise şu anki yazımızın konu olan ve ara ara bu yazıda da referans göstereceğim ve gene bir Mark Millar çizgiromanından uyarlanmış olan Kingsman Secret Service idi. Son olarak da 6. filmi Kingsman Golden Circle ile şu an beyazperdede huzurumuzda.

 

İkinci filmi anlatmadan önce ilk film hakkında biraz konuşalım. İlk filmde potansiyeli olan ancak zamanını serserilikle geçiren Eggsy’nin meşakkatli bir eğitim ile Kingsman Ajanı olması ve  hastalıklı düşünceli bir teknoloji dehasının kötü emellerini bazı şeyleri feda ederek de olsa engelleyip dünyayı kurtarmıştı.

İkinci film ise ilk filmden yaklaşık 1 yıl sonra başlıyor ve filmin başında bilinmeyen bir örgüt tarafından tüm Kingsman ajanları hedef alınıyor ve kaynakları neredeyse sıfıra iniyor. Aktif göreve devam edebilen Kingsman Ajanları ise Amerika’da da kendilerine benzeyen benzer bir organizasyonun varlığını öğreniyor ve birlikte bu ortak düşmana karşı bir mücadeleye girişiyorlar.

Şimdi ilk filmi izlememiş olanlar doğrudan bu filmi izlese birçok yerinde değişik göndermeler olan güzel bir ajan filmi diyebilir. Ancak şimdi film hakkında söyleyebileceğim tek negatif noktayı söylüyorum o da ilk filmin yanında bir tık sönük kalması. Aksiyon bu sefer biraz uçuk da olsa devam ediyor (ilk filmde de fantastik hareketler vardı ama bir o kadar da gerçekçilik de vardı, yani ilk filmde sanki biraz eğitim alsan bu hareketleri yapabileceğin imajı vardı). Küçücük arabalardan roketler fırlamasını ilk filmin getirdiği gişe başarı ile gelen bütçe artışının kullanımı olarak açıklanabilse de bu seferki kötü karakter Poppy ve yardımcısı Charlie her ne kadar çok da kötü olmasalar da ilk filmin kötü adamı Samuel L. Jackson ‘ın canlandırdığı aslında sempati de beslenebilecek olan Valentine ve Sofia Boutella‘nın canlandırdığı tam bir Bond Kötüsü kıvamındaki Gazelle ile boy ölçüşemiyorlar.

Hala bir numaralı kötü Valentine

Filmin tek kötü yanını belirttikten sonra gelelim işin eğlenceli ve pozitif kısımlarına: Öncelikle ilk artımız kesinlikle Colin Firth ! Harry Hart karakteri ile bir İngiliz beyefendisi nasıl olur hepimize gösterirken tek gözünün bakışının değişimi ile nasıl farklı karakterlere bürünebileceğini göstermesi ile tam bir oyunculuk dersi veriyor. Tabii önceliği Colin Firth ‘e versem de Mark Strong , Channing Tatum , Pedro Pascal ,Jeff Bridges gibi ustaların ve tabii ki bu kadar abinin yanında rolün hakkını veren Taron Egerton ‘un hakkını da yememek gerek.   İkinci artımız ise rolü küçük de olsa bir adet Elton John ! Normalde ünlülerin filmde rol almasına çok sıcak bakmam ancak buradaki küçük rolü ile gerçekten çok başarılı bir performans gösteriyor. Güldüğüm sahnelerin yarısı Elton John‘un olduğu sahnelerdi. Gelelim üçüncü artıya, filmdeki mizah dozu o kadar ince ki, yapılan göndermeleri anlayabilmek için beyin kıvrımlarının fazla mesai yapması gerekiyor.  Özellikle Trump çakması Amerikan Başkanı’nın sahnelerine dikkat.

Sonuç olarak film bir çok janrı bir potada eritiyor ve güzel bir iki saati izleyiciye sunuyor.  Vakti olan ilk filmi izleyip bu filmi sonra izlerse filmden daha çok zevk almayı garantilese de kendine yeten bu devam filmini tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

 

Sevgiler,

EB

 

Dövüş Kulubünün İlk Kuralını Bilenler Parmak Kaldırsın

1999 yılı film sevenler için gerçekten de güzel yıldı. Matrix’den sonra bir 1999 klasiği daha tanıtmak beni çok mutlu etti. Bu iki film de çok bilinen filmler ancak aklımda bir “süpriz yumurta” film var ki onun da tanıtımını kısa sürede yapmayı planlıyorum. Neyse konumuza dönelim.

 

Fight Club’u zaten duymayanın kalmadığını düşünüyorum. Uyku sorunu çeken bir ofis çalışanı hayatın rutin döngüsünden kurtulmak için ölümcül hastalıklı hasta yakınlarının katıldığı destek gruplarına katılmakta ve başkalarının dertleri ile teselli bulmaya çalışmaktadır. Bu gezilerinin birinde egzantrik bir sabun üreticisi ile tanışır ve başlangıçta yasadışı bir dövüş kulübü olarak başlayan ve daha sonra çok daha farklı bir boyut kazanan bir girişim oluştururlar.

Filmin konusundan basit bir aksiyon filmi gibi gözükse de kazın ayağı öyle değil tabii ki.  Chuck Palahniuk’un  aynı adlı romanından uyarlanan film   ilk izlenildiğinde çoğu detayın kaçırıldığı bir 3. kez izlendiğinde taşların yerine oturduğu bir yapımdır. Çoğu kişi yapılan sistem eleştirisini anlamamakla ısrar etmiş Brad Pitt’in canlandırdığı Tyler Durden karakteri öl dese ölürüm valla boyutunda kalmakta ısrar etmişlerdir.Sonuçta anlamak isteyene çok şey katan film o dönem erkeklerde Tyler Durden kadınlarda ise   Marla Singer özentiliğini ortaya çıkarmıştır. Tabii o dönemin gençleri Fight Club izleyip işlerinden istifa eden, Matrix izleyip gerçeği inkar ederek filozof kesilen, V For Venddetta izleyip anarşinin herşeyin çözümü olduğunu düşünen deli dolu gençlerdi 🙂

Toparlayacak olursak David Fincher eski klip yönetmeni geçmişini ve zekasını kullanarak beynin tüm kıvrımlarını çalıştıran ama bir o kadar da estetik olan bir film çekmiş. Edward Norton, Brad Pitt ve Helena Bonham Carter döktürmüş de döktürmüştür. Hala izlememiş olan var ise aramızda şiddetle tavsiye etmekteyim. Ayrıca ne yalan söyleyeyim filmi ilk önce ortaokulda izlemiştim ve hiçbir anlam verememiştim. Ancak ne zaman S, G ve K harflerinin birleşimi SGK bana bir şey ifade etmeye başladığında izlediğimde filmin çok daha farklı bir anlamı olmuştu benim için.

Ayrıca o kadar sansüre rağmen tv kanalları filmin sonunda ortaya süpriz bir biçimde çıkan penisi sansürleyememiş, filmi yayınlayan kanallara RTÜK’den ceza yağmıştı. Bu bile filmin amacına ulaştığının göstergesidir aslında.

 

Sevgiler,

EB

İskoçyanın Son Kralı İdi Amin: Görünce Aksi İstikamete Kaçılması Gereken Adam

 

Merhaba,

Blog’da tanıttığım filmlerin geniş bir çerçevede olmasına özen göstermekteyim. Bu sefer de tam olarak biyografik olmasa da gerçek olaylardan esinlenmiş bir filmi tanıtmak isterim.

Filmde  Uganda yönetimini 1970’lerde darbe ile ele geçiren Ugandalı diktatör İdi Amin’i kendisinin özel doktorunun gözünden izlemekteyiz. Zaten filmde tüm olanlar bu doktor karakteri dışında neredeyse gerçek olaylar ile paralel gitmekte.

Diktatör deyince hepimizin tüylerini diken diken olmakta. Tüm muhalefeti kurşuna dizen, Ugandalılar’ın iyiliği için ülkedeki tüm Asyalıları sınır dışı eden, tüm dünyaya “Bize laf söylüyorlar çünkü bizi kıskanıyorlar” diyen bir lider İdi Amin. Burada politik bir mesaj bekleyenler salonu terk edebilir çünkü sıra bu insanın tüylerini diken diken eden diktatörü ustalıkla canlandıran ve bunu da 2007 yılında bir Oscar heykelciği ile taçlandıran Forest Whitaker ‘a şapka çıkartmak geliyor. Tarihi kayıtlara göre liderliği boyunca 300000’den fazla Ugandalı’nın ölümüne neden olmuş bir karakterin  çocuklarına olan sevgisinden, iktidarı ele alınca “Hastane yapacağım, yol yapacağım” vaatlerini yerine getirirken “Kimse beni sevmiyor” noktasına gelmesine kadar tüm süreçlerini bu kadar acıya neden olsa da izleyicinin sempati beslemesini sağlamak her babayiğidin harcı değil kabul edelim. Filmde İdi Amin’in halka seslendiği mitinglerde oynayan 60 yaş üstü figüranlar  Forest Whitaker‘ın sesinin ve hareketlerinin gerçek İdi Amin’e benzemesine oldukça fazla şaşırmışlar. Bu anekdotu da oyunculuğun seviyesini biraz olsun daha fazla anlatabilmek için paylaştım.

Peki hiç mi kötü yanı yok? Ne yalan söyleyeyim normalde oyunculuğunu çok sevdiğim James McAvoy ‘un İdi Amin’in doktoru Nicholas Garrigan karakteri filmde çok eğreti durmuş. Bence İdi Amin’in İskoçya hayranlığına zayıf bir biçimde bağlanmış  hani hiç olmasa dahi olabilecek bir karakter aslında.  

Bitirmeden önce toparlarsak film gerçekten başarılı. Özellikle Ortadoğu’nun yaşanan sorunlarını ezberlemiş bir toplum olsak da Uganda gibi bize oldukça uzak bir ülkedeki yaşanmış olayların içine ve atmosferine sokabilen filmi tüm biyografik film sevenlere tavsiye ederim.

 

Sevgiler,

EB

Hemşehrim Sparta Nerededir?

Selamlar,

Bu sefer biraz hep o bahsettiğim seviyorum dediğim tarzda bir film hakkında yazmak istedim. Sparta Kralı Leonidas’ın 300 askeriyle M.Ö. 480 yılında Thermopylae’deki  “destansı” savaşını anlatmakta filmimiz. Yalnız burada bir bilgi vermek isterim her ne kadar film tarihi bir film olarak anılsa da aslında film artık doktorasını yaptım diyebileceğim çizgi roman uyarlaması filmlerden bir tanesi. Hatta 1998 yapımı Frank Miller yapımı eser panel panel beyaz perdeye aktarılmış diyebiliriz.

 

Çizgiromandaki “Ölümsüz” Persliler

 

Filmdeki “Ölümsüz” Persliler

 

Aslında izlediğim en güzel dövüş sahneleri olan filmlerden biriydi, tam bir görsel şölendi. Zaten başarılı olduğunu yıllar geçtikçe parodilerin ve taklitlerinin mantar gibi türemesinden belli. Allah aşkına BKM Mutfak Ekibi bile 300 Günübirlikçi diye parodisini çekti.

Ayrıca birçok oyuncuyu ve filmin yönetmeni de bu filmden sonra iyice parladı.Yönetmen Zack Snyder bu filmden sonra blockbuster denilen gişe canavarı filmleri çekmeye başladı (Batman V Superman’den sonra biraz o güven sarsıldı ama gene de benim için efekt ustası dediniz mi aklıma gelir), Leonidas’ı oynayan Gerard Butler ‘ın film başına aldığı ücret katlandı, Kraliçe Gorgo’yu oynayan Lena Headey bu rolden birkaç yıl sonra Game of Thrones ile başka bir Kraliçe olan hepimizin sevdiği (yoksa nefret ettiği mi demeliyim 🙂 ) Cercei’yı hala canlandırıyor ve dünya çapında bir aktris oldu. İlk gişe filminde yardımcı oyuncu olmasın rağmen Stelios rolü ile Michael Fassbender ise ününe şu an ün katmakta ve bilimum çizgi roman ya da bilgisayar oyunu uyarlaması gişede paraya para demeyen filmlerde oynamakta.

Bu kadar övdükten sonra biraz da yerelim. Her şey iyi hoş da  yaratıcılık olarak zerre birşey yok malesef, filmin finali Braveheart’dan, Leonidas’ın ölüm sahnesi  Hero adlı başka bir efsane filmden, yaratık tasarımları biraz Yüzüklerin Efendisinden…

İşin tarih kısmına gelecek olursak , gerçek tarihi olaylarda persler 250000 kişi spartalılar 300 bi de komşu köyün kahvesinden gelen tespialılarla 1000 kişi oluyorlar, öyle bir geçidi tutuyorlar ki 3er 5er kişilik gruplar anca geçebiliyor, e hal böyle olunca kolları yorulana kadar Persli kesiyorlar yorulunca da kalan Persliler bunları kesiyor. Yani Frank Miller’ın 300 adlı eserindeki gibi abidik gubidik yaratıklar da var filmde ama temelde hikaye aynı, şu okları atınca iyi biz de gölgede dövüşürüz lafı örneğin tarihte gerçekten söylenmiş bir söz.

Olayın gerçekten tarihi yönünü merak edenlere de tarihi bir roman önererek yazımızı bitirelim.

Steven Pressfield- Ateş Geçitleri

 

Sevgiler,

EB

Gelirken Bana Gene İç Çamaşırı Getir Sevdiğim Vol.2

Yaklaşık bir buçuk ay önce Shotcaller adlı filmi tanıtmıştım ve aynı yönetmenin eseri olduğundan mütevellit bu film hakkında da yorum yapmıştım. Blog’umuzda bu güzel film sadece basit bir dipnot olarak kalmaması için bu film hakkında da bir iki şey yazmak istedim.

Filmin konusunu ise kısaca şöyle: Amerikan Rüyasında yaşayan Wade Porter, sevgilisiyle evlenmeyi ve çocuğuna iyi bir yaşam sunmayı hayal etmektedir, ancak bu düşler evine giren silahsız bir hırsızı öldürmesiyle biter, artık hapishanede çakalı çukalı, şerefsiz gardiyanı ile uğraşmak zorunda kalacaktır. Ancak şansına yalnız kalmayacak azılı mahkum John Smith ona yoldaş olacaktır.

Sessiz ve derinden gelen bir film olmuş, 2008 yapımı bir film olmasına rağmen filmi az kişi bilmekte  ancak  filmin güzel olduğu kulaktan kulağa yayılmakta. Amerika’nın hapishane sistemini, içeride siyah beyaz değil her şeyin gri olduğunu, ve ne yapmak zorundaysan onu yapman gerektiğini anlatan güzel bir film olmuş. Val Kilmer hafiften dobi olunca artık jön rollerinden yardımcı rollerde gözükmeye başladı ancak bu kötü anlamda değil, hem Stephen Dorff hem de Val Kilmer başarılı bir performans sergiliyor. Ayrıca herkesin Lost’un Michael’ı dediği (hayatımda lost izlemedim o yüzden bu tabir hiçbirşey ifade etmiyor bana) benim için ise şu zamana kadar gelmiş geçmiş en iyi hapishane atmosferinin sunudluğu dizi olan Oz’un Augustus Hill’i olan ve tekrar hapishaneye bu sefer gardiyan olarak dönen Harold Perrineau da  yozlaşmış gardiyan rolünde çok iyi. IMDB’de Shawshank Redemption’dan daha iyi olduğuna dair ateşli tartışmalar dönse de kişisel fikrim  Shawshank Redemptionkadar güzel değil (gerçi ben tüm zamanların en iyi filmi olarak görmüyorum o ayrı konu) mi bilemem ama kendini izlettiriyor, ve konusu itibariyle her an herkesin başına gelebilecek olması filmin seyiriciyi kendini çekmesine sağlıyor. tavsiye ederim…

 

Sevgiler,

EB

Bu Uçurtma O Kadar Da Keyifli Uçmuyor

 

Hem dram hem de kitap uyarlaması olmasından dolayı pek de tarzım olmayan bir film ancak güzel ve kaliteli olan eserlere olan zaafımdan dolayı bu film için bir istisna yaptığımı söyleyebilirim.

Filmin özetle konusuna gelecek olursak yıllarca Kaliforniya’da kalmış olan Amir eski çocukluk arkadaşının oğlunun başına belaya girmesiyle memleketi Afganistan’a döner. Burada hem geçmişle yüzleşecek hem de arkadaşına yardım edecektir.

Filmde sınıf ayrımını, iki yüzlülüğü, hayatın insanlara ne getireceği, dönemine göre demokrat, dönemine göre radikal islamcı, kısaca her devrin adamlığını, 40 yıl önce cennet gibi olan Afganistan’ın kademeli bir şekilde nasıl şu anki cehenneme dönüştüğünü o kadar güzel anlatıyor ki!

Hele oyuncular, uzun zamandır bu kadar samimi bir film izlememiştim, Hassan’ın çocukluğunu canlandıran oyuncuyu insanın kucağına alıp sıkası geliyor o kadar şirin bir çocuk ki baba karakteri de etkileyiciydi mesela, baba gibi adamdı gerçekten.

Ben uzun zamandır bir filmde karakterler sevince sevinip, üzülünce üzüldüğümü hatırlamıyorum. Tabii ki bunda genelde anlatacak bir derdi olan filmlerin yönetmeni Marc Forster’ın da payı çok büyük. Bu film d kesinlikle izlenmesi gereken bir film. (hatta hem bu hem de Persepolis’i art arda izlenirse anlayıp takkesini önüne koyana çok güzel mesaj verilebilir. )

 

Sevgiler,

EB

Matrix İlüzyonu Ne Kadar Doğru

1999 yılı çok enteresan bir yıldı. “2000 yılında kıyamet kopacak”çılar ortalığı yıka dursun film sektöründe asıl kıyamet Matrix ile kopmuştu. Filmi izleyenler felsefi bir aydınlanma yaşamış, o dönemin meşhur nokiaları satın alınmış, deri trençkotlar yok satmış ve Morpheus’un buruna oturan gözlüklerinden nicesi becereksiz özentiler tarafından burunlardan düşürülmüş ve kırılmıştır. Genel kanı ilk filmin çok güzel olduğu ancak diğer iki filmde yönetmenlerin para hırsı ile görsel olarak müthiş ancak senaryo bakımından rezil filmler çektiğidir. Ben bu seferki yazımda aslında Matrix tarafından “ilham” alınmış hakkı yenmiş eserlerin biraz hakkını koruyan bir yazı yazmak istedim.

Film aslında bullet time teknolojisi  dışında (Sezar’ın hakkı Sezar’a bu çekim tekniği ile her ne kadar John Woo filmlerinde örneğini görsek de bir çok filme ön ayak olmuş bir tekniktir) yönetmen Wachowski biraderlerin (gerçi film çekerken biraderlerdi ancak şu an her ikisi de cinsiyet değiştirdi ve Wachowski bacılar oldu) ordan buradan çalıp çırparak yarattıkları şimdilerde teknolojinin de suyunun çıkması sayesinde diğer filmlere ilham olan görsel bakımdan çığır açan bir film olarak sinema tarihine geçmiştir.

Şimdi gelelim analizlere. Ölürüm matrix için diyenlere bir kaç sözüm olacak. önce bir Dark City, izleyin. hmm, paralel evrene geçiş, siyah giyen adamlar, bir harekette uçan figüranlar, allah allah bu Matrix’de de vardı arak mı ki acaba Matrix’den? Aa hayır  Dark City 1998 yapımıymış.

Dark City Vs Matrix Pek fark yok değil mi?

 

Sonra bir adet Ghost in The Shell izleyin. Ama yeni çekilen Scarlett Johansson’lu olandan bahsetmiyorum Anime versiyonundan bahsediyorum.   İzlediniz mi canlar? Aman allahım animedeki kadın karakter gibi atlıyor gökdelenin tepesinden Trinity  Abla. Aa bu animedeki şehirde takip sahnesinin aynısı, yok artık canım, ateş edildiğinde patlayan karpuzun yeri bile aynı, bu kadar da tesadüf olmaz sanırım değil mi? Şunun bir yapım tarihine bakayım, aa 1995 imiş bu da.

Buna görsel değil video gerekiyor

 

Bir de ne diyorlardı, hah  Serial Experiments Lain vardı anime seri, 13 bölümlük, üşenmeyip bir izleyeyim. aa sanal dünya gerçek dünya, aslında gerçek dünya sanal dünyaymış, anam kafalara kablolar neyin giriyor ben bunu da bir yerden biliyordum ama neyse. 1998 yapımı bu da.

Lain

Yani sonuç olarak, eldeki teknolojik olanaklarla, “Ne de olsa bu Amerikalılar pek araştırma yapmaz, filmi baz aldığımız iki eser de Amerika yapımı olmadığı için bilmiyorlardır ne de olsa, Dark City de zaten gişede çuvalladı, kimse anlamaz, biraz da İncilden alıntı yaptık mı tadından yenmez gelsin paralar !” denilip görsel bir film yapılmıştır. Zaten sonraki iki filmle de felsefenin f’sinden anlamadıkları ortaya çıkmıştır paragöz yönetmenlerin. Evet benim gibi aksiyon seven birinden süpriz sözleler belki ama gerçekler bunlar olunca yapacak da bir şey olmuyor 🙂

 

Sevgiler,

EB