Gelirken Bana İç Çamaşırı Getir Sevdiğim Vol 3

Selamlar,

Tanıttığım filmlerden kimi takipçilerim aşağı yukarı ne tarz film sevdiğimi anlamışlardır. Biraz görev edindiğimden çizgiroman filmleri ağırlıklı olsa da asıl zevk aldığım tarz sanırım, suç filmi özellikle de hapishane filmleri diyebilirim. Durum bu şekilde olsa da hakkında zerre birşey bilmediğim Brawl in Cell Block 99’u izleme şansı elde edince hemen izleyiverdim.

Araba tamircisi Bradley Thomas çalıştığı işten atıldıktan sonra eskiden beri tanıdığı bir arkadaşının vasıtası ile uyuşturucu kuryeliği işine girer. İlk etapta her suç işinde olduğu gibi güzel paralar kazansa da sonu iyi bitmeyen bir değiş tokuş sırasında yakalanır. İşlediği ilk suç olmasından kaynaklı orta seviye bir hapishaneye düşse de olaylar istendiği gibi gelişmez ve kendisini ağır psikopatlar arasında bulur. Mevzu artık sadece kendisini değil hamile eşini de ilgilendirmektedir.

Film oldukça sade bir film ve S. Craig Zahler ‘in ikinci filmi. İlk filmi Bone Tomahawk’dan (ki aslında onu da izledim ve değişik bir western filmi olmasından dolayı ayrıca tanıtabilirim) oldukça farklı bir kulvarda bir film olmuş. Ancak iki filmin ortak noktası +18’e varan aşırı şiddet sahneleri olduğunu söyleyebilirim. Ağırlıklı olarak komedi filminde oynasa da ( ve bunda pek başarılı olmasa da)bu filmdeki değişik görüntüsü ve hafif kara mizah içeren tavrı Vince Vaughn neredeyse tek başına filmi götürüyor. 

Filmin sevmediğim tek yanı ise izleyiciye geçerken uğradım hissi yaratması. Yani Bradley Thomas gibi sessiz, görev adamı ailesini seven bir karakterin niye Aryan ırk hayranı Neo-Nazi olmamasına rağmen kel ve kafasında bir haç dövmesi olduğunu açıkçası film boyunca merak ettim.

Hafif sistem eleştirisi içeren (son hapishaneye kadar tüm gardiyanların siyahi ve tüm mahkumların beyaz tenli olması gibi) bu şiddeti az ama öz olan sakin filmi özellikle bol patlama çatlama sevmeyen ama biraz da hareket olsun diyen tüm sinemaseverlere tavsiye ediyorum.

 

Sevgiler,

EB

Thor: Cıvıklığın Tanrısı

 

Selamlar!

Instagram hesabımı takip edenler bilir ki filmlerle beraber kitaplar ve çizgiromanlar da ağırlıklı hobilerim arasında. Hal böyle olunca Çizgiroman uyarlaması filmler beni eğer kaliteli ise oldukça cezbetmekte. Ancak bu filmlere karşı olan zafiyetim maalesef şu dönemde bu tür filmler mantar gibi türediği için zayıf noktam haline geldi. Film vizyona giriyor ben gidiyorum izliyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Arada çıkan bağımsız yapımları ayrı tutuyorum (misal Atomic Blonde, Snowpiercer ya da Kingsman serisi gibi) ancak artık kendi filmlerini kendi stüdyosunda çekme kararı aldıktan sonra her yıl 4-5 tane Marvel bazlı filmin çıkmasıyla bu hayal kırıklığım kat be kat arttı. İşte Thor: Ragnarok da bu hayal kırıklığı zincirinin son halkası oldu.

Konuya gelecek olursak Asgard’daki Tanrıların babası olan  Odin artık bilmem kaç milyon yaşında olmanın getirdiği iç huzur ile ölmeye karar verir (ölümsüzler ya istediklerinde ölüyorlar). Odin’in ölümüyle yıllar önce sürgüne gönderdiği ve ilk çocuğu olan Hela serbest kalır ve soluğu Thor ve Loki’nin yanında alır. İlk mücadeledeki ezici mağlubiyetten sonra Thor ve Loki yeniden güçlerini kazanmak için kenara çekilirken Hela Asgard’ı işgal eder ve Ölüm Tanrıçası olmanın gerekliliğini ziyadesiyle yerine getirir. Artık kurtuluş Asgard’ın sonu olacak olan Ragnarok’da mıdır diye sorarak filmin ana özetini toparlayabilirim.

Ancak her ne kadar karanlık korkutucu kıyamet dolu bir konu gibi gözükse de Thor’un üçüncü filmini Taika Waititi gibi daha önce de Green Lantern’i rezil eden bir yönetmene emanet edilince oldukça cıvık bir Thor filmi olmuş. Daha önceki filmleri yöneten  Kenneth Branagh gibi bir duayene ya Game of Thrones, Sopranos ve Oz gibi şahane dizilerin birçok bölümünü yöneten Alan Taylor’a film emanet edilseydi muhtemelen daha farklı bir film izlerdik. Gel gör ki IMDB’deki şişirilmiş 8,3 puanına rağmen kötü bir film var elimizde.

Neden bunu diyorum nedenlerini sıralayalım; Bir kere Thor her zaman ciddi duruşlu (Gökgürültüsü Tanrısı olmasından mütevellit diye düşünüyorum) bir karakterdi. Komik sahnesi olsa da genelde karşısında zevzek bir karaktere verdiği ciddi tepkiler nedeniyle komik sahneler oluşuyordu. Ama bu filmde bir standupçı edası ile laf ebelikleri ve hatta koca Tanrının yere düşmesi, dayak yemesi  ya da sakarlık yapması üzerine slapstick komediye varacak hareketler işin tamamen ciddiyetini bozmuş. Yönetmen komedi soslu süper kahraman filmi değil de süper kahraman soslu komedi filmi çekmiş resmen. Hele kendisinin oynadığı Korg karakteri tamamen gereksiz, karakterin baz alındığı Planet of The Hulk çizgiromanındaki karakterden uzaktan yakından alakası olmayan bir karakter var filmde. Bakın dediğim yanlış anlaşılmasın bu tür müziplikleri God of Mischief olan Loki yapması hiç göze batmıyor ancak Thor, Korg, Executioner, Grandmaster gibi normalde ciddi tiplerin filmde meze unsuru yapılması hiç hoşuma gitmedi.

Çizgiroman hikayelerine birebir uyulmayacağının hiçbir zaman farkındayım. Ancak Kuzey mitolojisinde olmasından kaynaklı Sarışın beyaz tenli olan Valkyrie’yi siyahi aktöre oynatmak neyin kafası onu da çözemedim. Bu son yıllarda karşımıza çıkan etnik kökenlilere pozitif ayrımcılık zaman zaman böyle saçma kararlar aldırıyor diye düşünüyorum.

Filmin %70’ini net bir biçimde sevmediğimi söylemeliyim. Led Zeppelin’in müthiş şarkısı Immigrant Song eşliğinde izlenen aksiyon sahnelerini içeren, filmin savaşçı bir tanrı hakkında olduğunu hatırladıkları kalan %30’luk kısmını ise sevdiğimi söyleyebilirim.

Gelelim bu filmi kim izlesin kısmına 🙂 Bir kere bu kadar laf söylememe rağmen ben Geek’im ben Nerd’im ben çizgiroman okurum diyen kişiler izlemeli. Ancak onun dışında kalan kısım kesinlikle uzak durmalı. Ben bile bundan önceki 23 Marvel bazlı filmi izledim diye izledim sırf takımı bozmamak adına.  Daha önceki filmlerin hiçbirini izlememişlerin aklı kim bu yeşil iri kıyım adam, Thor’a bitmeyen bira bardağı ikram eden cinci hoca kim gibi sorularla karışmasın diye hiç bulaşmasalar daha iyi.

Son eleştirim ise Marvel Şirketine olacak (evet çok duydular beni gerçekten). Son çekilen 4-5 film aynı patternde gidiyor. Şirket artık ne yapsam mallar izliyor 1 milyar dolar gişe hasılatı garanti diye bakıyorlar diye düşünmeye başladım. Açıkçası en son izlediğim Black Panther fragmanı da bu düşüncemi destekler nitelikte. Çizgiroman filmlerinin bir modadır geçer haline gelmemesi için yeni birşeyler yapılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Sevgiler,

EB

Memlekette Buz Vardı Da Biz Mi Hokey Oynamadık

Şimdi kabul edelim Amerika Kıtası’nda popüler olan spor dallarını ülkece pek anlamıyoruz. Beyzbol deseniz kale yok bir şey yok, kural bol hiç bize göre değil. Amerikan Futbolu denen topun yuvarlak bile olmadığı oyunu desen (ki Üniversitede çok çok kısa bir süre de olsa oynamışlığım var) kahvede bedava izletsen izleyecek adam bulamazsın. Buz Hokeyi ise belki biraz daha seri ve en azından kaleye gol atma üzerine olduğu için bizim ülke olarak sevdiğimiz spor dalına kıyısından köşesinden  benzeyen ve takım oyuncuları arasında yumruklaşmanın oyunun kuralları dahilinde olması aslında biraz pazarlaması yapılsa memleketçe sevilecek bir spor dalı olduğunu bana düşündürttü.

Hollywood’da da aslında hokey çok ilgi çekici bulunmuyor. Beyzbol ve Amerikan Futbolu hakkında tonla film varken hokey filmleri neredeyse yok denecek kadar az. İnternette en iyi 15 hokey filmi gibi listeler bulsam da Goon izlediğim ilk buz hokeyi filmi oldu. Ayrıca kabul etmeliyim ki Pazar Pazar  kısa süreli, çerezlik bir film izlemek istedim ve posterdeki ağzı yüzü kanlı adamlar ilgimi çekti. Tabii kadroda başrol olmasa da karizmasına hayran olduğum Liev Schreiber ‘ın  ve Sons of Anarchy adlı şahane motorsiklet çetesi dizisinden tanıdığım ve aslında çok da ünlü hiçbir zaman olmasa da Kim Coates  filmi izlemeye başlama nedenim oldu. 

Film kalburüstü ailesinde bir yer edinememiş takdir görmemiş ve bar fedailiği yapan Doug Glatt (Seann William Scott) ‘ın yaşanan birçok raslantı sonucu başarılı bir hokey oyuncu olmasının hikayesini anlatıyor.  

Filmin sevdiğim yönleri müzikleri, arada he he diye kısa kahkahacıklar attıran birkaç komik esprisi, fena olmayan dövüş sahneleri ve yürüyen karizma Liev Schreiber ‘ın tüm sahneleri oldu. Malesef filmin eksi yönleri ise haneye büyük bir eksi yazdıran ve aslında American Pie’daki Stiffler rolü Seann William Scott‘ın üstüne yapıştı pek yeteneği de yok eleştirisini haklı çıkartan performansı, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri arasındaki zayıf geçişler ve buram buram Amerika kokması oldu. Şimdi son dediğim ilk başta garip gelebilir ama karakterlerin tüm hareketleri sadece orta-sınıf Amerikalılara hitap ediyormuş hissi oldukça rahatsız ediciydi. Yani bir Hangover tüm dünyayı güldürdü ama bu olsa olsa Dallaslılar ile Torontolular’ı anca güldürebiliyor.

Hal böyle olunca bir film daha izlesek de olur izlemesek de listemize ekleniyor. IMDB’de verilen 6.8 puanın nedeni büyük ihtimalle fanatik hokey hayranları çok da bu puana aldanmamak gerekiyor.

 

Sevgiler,

EB

 

Bu Sarışın Tam Bir Atomik Bomba

 

Yo dostlarım yo İsmail YK yeni bir albüm çıkartmadı 🙂 Sadece başrolünü Charlize Theron ‘un oynadığı Atomic Blonde’u tanımlayacak başka bir cümle olamazdı.

 

Film 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasına çok yakın bir dönemde Berlin’de geçiyor. Ortalık karışık, MI6, CIA, KGB ve başka birçok ülkenin ajanı şehirde cirit atıyor. İşte bu atmosferde hayatını kaybeden meslektaşının cinayetini açığa çıkartmak ve o sırada çok önemli bilgileri içeren dosyaları yeniden ele geçirmek için Berlin’e ayak basan bir MI6 ajanının hikayesini anlatmakta.

Peşinen söyleyeyim filmi herkes beğenmeyebilir. Ancak, sıradan bir çizgiroman olmayan The Coldest City ‘den uyarlanması, bol bol neon ışıklı pastel renkler, eski bir dublör olan ve aslında John Wick’in arkasında olan yönetmen David Leitch ‘in eski tecrübelerini yansıttığı oldukça estetik sahneler olması, 80’lerin harika müzikleri ile kulağımın pasını şahane bir biçimde atması zaten kafadan gönlüme 3 gölü atmış oldu.  

Yani kısacası, aksiyon sevenler, Charlize Theron hayranları ve Berlin aşıkları filmi hiç vakit kaybetmeden izlesin.

 

Sevgiler,

EB

 

Biz Tam 7 Kardeş ve 1 Haftayız

Merhaba!

Bu sefer kendi halinde bir bilimkurgu filmi ile başbaşayız.  Filmin konusu aslında şu an uzmanların bas bas bağırdığı bir konu üzerinde durmuş. Yıl olmuş 2040 küsür, insan nüfusu arttıkça artmış artık her yer bir Çin bir Hindistan olmuş. Önce gıda konusunda sebzeler meyveler daha çok olsun da genetiğiyle oynanmış. Bunu yiyen insanların da doğurganlığı artmış ve herkes beşer altışar çocuk doğurmaya başlamış. Bunun üzerine ünlü bir bilim kadını ve hesap kitap yapmış ve herkes tek çocuk yaparsa bu işten yırtarız demiş. Bunun ardından Tek Çocuk Yasası çıkmış ve buna uymayanları denetlemek için  Child Allocation Bureau adında bir kurum oluşturulmuş.  Arkaplanda bunlar olurken Terrence Settman (Willem Dafoe )’in kızı aynı yumurta yedizlerini (evet yedi adet) doğururken ölür ve torunlar Terrence Settman’a kalır. Terrence yedi torununun altısını büroya teslim etmek yerine çocukları gizlice yetiştirmeye karar verir. Yedizlere sırasıyla Monday, Tuesday, Wednesday ile başlayarak haftanın 7 gününü isim olarak verir. Kural aslında hem zor hem basittir. Kız kardeşler bir kimliği paylaşacak ve sadece dışarı kendi adlarının olduğu gün çıkabileceklerdir. Bu kural ile tam 30 yıl yaşayan yedizler Monday ortadan kaybolunca kız kardeşlerini aramaya çıkarlar ve olaylar gelişir…

 

Çok spoiler vermemek için çok detay veremeyeceğim ama  aslında gelecekte yaşanabilir olabilecek bir konuyu orijinal bir anlatımla güzel bir biçimde yansıtıyor film seyirciye. Her distopyanın olmazsa olmazı bol yağmurlu metropol ve maskeli güvenlik güçleri ile mücadele bol bol var. Her ne kadar filmde bazı şeyler açıkta kalsa ve ufak devamlılık sorunları yaşansa da değişik bir konu, her biri birbirinden farklı olan 7 karaktere can veren ve git gide bilimkurgu filmlerin kraliçesi ünvanını almak istediği mesajını veren Noomi Rapace ve kısacık varlığıyla ve ekrandan dinginlik aşılayan Willem Dafoe için izlenebilecek bir film.

 

Yalnız ben de bir eleştiride bulunmak istiyorum, haftanın 7 günü ile ilgili değişik bir film yapıyor olsam kesinlikle bir şekilde Craig David ile irtibata geçip soundtrack’e 7 days şarkısını alırdım. Filmi izlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız 🙂

Sevgiler,

EB

 

 

Tarzın Ne Dediler, Saykodelik Tarihi Film Dedim…

Selamlar Ahali!

Bu sefer yazımızda bir vizyon filmi ya da eski izlediğim güzel bir yabancı film değil bizim değerlerimizden bir parça tanıtacağım.

Oldum olası tarihi filmleri sevmişimdir. Hele bizim Battal Gazi, Tarkan, Karaoğlan, Kara Murat gibi tarihi karakterlerin olduğu filmler gerçekten aslında eldeki imkanlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça çağın ilerisindedir. Ne kadar saçma denen sahneler yabancı filmde olduğu zaman alkışlayan, filmde uçak geçirip ilgili filmlerle dalga geçen yapımcıları bir kenara bırakırsak  Yeşilçam’ın gerçekten memlekete kattığı şahane bir akımdı tarihi filmler.

Tarkan filmleri ise favorilerimden olduğunu söyleyebilirim. Ama Tarkan Viking Kanı’nın yeri apayrıdır benim için. Sadece Türk sinemasında değil dünya sinemasında da çığır açan bir filmdir. Köpek Flashback’i sadece bu filmde vardır. Neydi o sahne diyenlere hatırlatalım, Tarkan’ın kurdu  filmin baş kötüsü Viking Kralını görünce bir hüzünlenir ve babasının (ya da kardeşinin ya da yavrusunun onu hatırlamıyorum şimdi) katledildiği anı dünmüş gibi hatırlar. Filmin sonlarına doğru da tarkan kişisi filmin esrar perdesini köpeğin iki havlamasıyla ‘nee, demek babanın katili bu haa’ diyerek zeki bir şekilde çözer. Plastik ahtapotun kurbanlarının hevesle vantuzları boyunlarına sarmalarından hiç bahsetmeyeceğim bile. İşte böyle sürrealist bir filmdir bu film.  “Abi ama David Lynch?” diyenlerin çok pis kalbini kırarım….

Sevgiler,

EB

35 Yıl Sonra Yeniden İnsan Kopyalarının Peşinde Buruk Bir Geri Dönüş

 

Filme başlamadan önce filmin Türkiye’deki dağıtımcısı Sony’nin yaptığı büyük ayıpla başlayalım.  Filmin ilk yarısında “K” karakterinin Wallece şirketinin içinde dolaşırken İnsan Kopyalarının dolaplarda çıplak durduğu sahneler, yeni üretilmiş bir İnsan Kopya’nın doğumundan sonraki çıplak hali ve “K” karakterinin kız arkadaşıyla birlikte olduğu sahneler abuk bir biçimde ekranın yakınlaştırılması ve görüntünün bozulması suretiyle sansüre uğramıştır. Bu sansür talebi ne Türkiye yönetiminden ne de herhangi bir yerel sinema otoritesinden gelmemiş olup Sony’nin otosansürü söz konusudur ki kendilerini ‘bazı bölgelere, yerel kültüre saygılı olmak için filmin kısmen kesilmiş versiyonunu dağıttığını’ belirterek savunmuştur.  Öncelikle filmin zaten 15+ yaş sınırı ile gösterime girdiğini,filmi izleyenin kendi parası ile kendi iradesi ile sinema salonlarına gidip izlediği konusunda anlaşalım. Yani televizyonda çoluk çocuğun görebileceği bir platformdan bahsetmediğimizi bu nedenle yapılanın izleyiciye büyük bir saygısızlık olduğunu üstünü basa basa belirtmek isterim. Ben bu filmin biletine 20 TL verdiysem yaklaşık 1 TL’sini geri almam gerektiğini düşünüyorum. Ha Sony bu karara nasıl vardı bunların nedenleri aslında neydi, kendilerinin haklı olabileceği ya da çekindikleri konular hakkında sayfa sayfa yazarım ama konu bu değil. Bu nedenle yapılan sansürü kınayıp asıl konumuza geçiyorum.

 

Birçok yazımda aslında belirttim. Hollywood büyük bir tıkanıklık içinde. Bu nedenle kendilerini  çizgiroman serilerinin sinema uyarlamalarına, ya güzel kitap uyarlamalarına ya da yaklaşık 20-30 yıl önce gişe rekoru kırmış filmlerin yeniden çekilmelerine şahit oluyoruz. Hal böyle olunca Blade Runner gibi 1980’lerin  incisi olan bir filmin devam filmi geleceğini duyduğumda hiç şaşırmamıştım. Film ilk filmin 30 yıl sonrasında geçiyor. Replikant adıyla geçen insana tıpatıp benzeyen cyborgları avlayan genç bir “Blade Runner”  çok derinlerde kalmış bir sırrı keşfeder. Bu sır perdesini aralayabilmek için eski bir Blade Runner olan ve günümüzde izini kaybettirmiş Deckard Shaw’ın peşine düşer.

 

Olumlu yorumlarıma başlayacak olursam film eski filmin atmosferini çok güzel yansıtmış. Kasvetli ve bol yağışlı hava ışıl ışıl metrepol havası ama tüm ışıltısına rağmen bir pisliğin döndüğünün anlaşılıyor hissi hala yerli yerinde. Başta Ryan Gosling olmak üzere tüm oyuncular da hakkını vermiş. Hatta eski güreşçi taze oyuncu Dave Bautista bile Sapper Morton rolü ile döktürmüş. Harrison Ford ve Edward James Olmos gibi baba oyunculara saygıda kusur edilmemiş eski filmdeki yerlerinin hatırına ustalara saygı kuşağını izlememiz için beyaz perdede arz-ı endan ettirilmişler. Müzikler ise ilk filmde Vangelis’in müthiş müziklerine yakın tatta atmosferi tamamlıyor. Hikaye gergin bir biçimde ilerliyor her ne kadar sonuyla ilgili olumsuz yorum yapacak olsam da gelişme bölümü esnasındaki  twistler ile  izleyici hep diken üstünde duruyor. Tabii tüm bunları yöneten orkestra şefi olarak yönetmen  Denis Villeneuve  ‘ın payı büyük. Zaten  Denis Villeneuve pek kimse bilmese de son dört yılda birbirinden güzel filmler çekti.

Gelelim olumsuz yanlara, her ne kadar her yetde “İlk filmi izlemeyen bu filmi izleyebilir” açıklaması büyük yalan. Bilimkurguya ve hikayeye yakın olan ben bile filmin kimi yerinde kayboldum, bu neydi bu ne alaka diye kendi kendime sorular sordum. Bilen bilir birinci Blade Runner’ın bir de 25. yıl özel 2007’de çıkan Director’s Cut versiyonu var ve bu versiyonun finali orjinale göre farklı bitiyor.  İşte ikinci filmin başlangıcında bile bunun tartışması olmuş ve hangi sona göre devam filmi çekilmiş bu bile belli değil. Sonra birinci ve ikinci film arasını anlatan 3 tane kısa film var bunlar hikayeyi anlamak için izlenmesi gerekiyor. Yani diyeceğim  film izleyiciden çok şey bekliyor. Hani üniversitede Termodinamik 2’i almak için Termodinamik 1 almak gerekiyor şartlı dersler oluyordu ya resmen bunun gibi bir durum söz konusu.  Bu nedenle kafanız dolu ise filmi izlememenizi tavsiye ederim. İkinci olarak ise filmin sonunun biraz havada bittiğini düşünüyorum. Spoiler vermek istemediğimden hiç detaya girmedim ancak filmde ya film aslında 4 saatmiş de yönetmen kurgu ile 2 saat 43 dakikaya indirmiş ya da bir üçüncü film gelecek de ona göre film çekilmiş ki bu da seyirciyi fazlasıyla zorluyor.

 

Toparlayacak olursak yapılan sansür filmi izleyicinin karşısında 1-0 geride başlatıyor. Oluşmuş karışık yapı ve seyirciden beklenen şeyler zor film izlemekten hoşlanmayanları kesinlikle soğutuyor. Tüm bunları aşan azınlık izleyici ise ilk filmdeki gibi güzel bir bilimkurgu şölenini izlemeye hak kazanıyor. Evet bu filmi bu nedenle maalesef sadece meraklısına tavsiye edebileceğim.

 

Sevgiler,

EB

 

 

Yıldızımın Barışmadığı Yönetmenin Vasat İşi: M.Ö 10000

Roland Emmerich oldum olası ısınamadığım bir yönetmen. Kendisini üne kavuşturan Independence Day bile klişelerle dolu bence vasat bir filmdi. Genel olarak bilimkurgu filmlerinde uzmanlaşmış gibi gözükse de en eli yüzü düzgün filmlerinden birinin Amerikan Bağımsızlık savaşı ile ilgili 2000 yapımı Patriot olması da ayrı bir ironi olsa da yönetmenin en iyi bilimkurgu filmi benim kanımca Stargate idi. İşte Stargate’i izledikten sonra bu filmi izledim.  M.Ö 10000 filmi resmen bu filmin öncesi gibi çekilmiş, Stargate’de  10000 sene önce dünyanızda ayaklanma çıktı diyordu Ra  bilim adamı Jackson’a vs vs. Ayrıca Stargate’de de aynı  M.Ö 10000’deki gibi bir İngilizce bir de bilinmeyen dille çekilmiş, gene köleler ayaklanıyor vs vs, aslında Roland Emmerich  M.Ö 10000’i çekerken çok kolaya kaçmış resmen çünkü Stargate’in  kredisini ve altyapısını kullanmış. Bir filmdeki geçebilecek bütün klişeleri kullanmış, esas oğlan ve kız dışındaki insanların heder olması, başroldeki karakterlerin tüm hengamede  burnunun bile kanamaması ha kanarsa da saçma bir sebep sayesinde mucizevi bir şekilde iyileşmesi gibi gibi.

 

Eh, hep tavsiye edilesi filmler hakkında yazacak halim yok ya, bu sefer de koca bir UZAK DURUN gelsin benden tüm sinemaseverlere.

Sevgiler,

EB

22. Kez Bond… James Bond…

Selamlar

Bu sefer yeni Bond Daniel Craig ‘in ikinci kez ekranda arz-ı endam ettiği, genel olarak Bond karakterinin de 22. kez karşımıza çıktığı film hakkında bir iki kelam etmek istiyorum.

2006 yılı itibari ile Casino Royale  ile yepyeni bir Bond görüyoruz. 2002’e kadar olan bütün Bondlarda karakter bence fazla karikatürize edilmiş, gerçek dışıydı. Hatta hiç insan gibi değillerdi bile diyebiliriz. ha güzel filmlerdi hatta  Casino Royale ‘i izlediğimde iyice amatör olmuş bu Bond canım sakar mıdır nedir diye kendi kendime sormuştum.
Ancak Daniel Craig ile yeni Bond daha gerçekçi. Tamam belki diğer karakterler gibi jön değil,  Barbie Bebek’in eşi  Ken  kılıklı değil hatta kimine göre çirkin bile denilebilir. ancak “ben tehlikeli bir adamım, ve bu soğuk gözleri kırpmadan seni öldürebilirim.” mesajını en iyi veren aktör de Daniel Craig ‘in olduğunu söyleyebilirim. 

Filme gelirsek devamlı bir koşuşturma var ve bazen bu insanı yorabiliyor. yukarıda da bahsedildiği gibi kötü adam pek kötü değil, kurbağaya benziyor, biraz da çirkin ve bir iki adamın ölmesine neden oluyor, ama bu şirket kötüsü karakter pek yakışmamış bence filme ve  Bond kızının hikayeye dahil olması ise çok yapmacık olmuş ki zaten Olga Kurylenko ‘yu oldum olası sevemedim.  Zaten filmografisi Bond benzeri bol ajanlı filmlerden oluşması (istisnalar var tabii ki) yeteneksizliğini örtme çabası olarak görüyorum.

Bu filmden sonra serini devamı etti tabii ki. Şu an 25. Bond filmini bekliyoruz. . Eskisi gibi birbirinden bağımsız Bond filmleri mi daha iyi olacak yoksa böyle üçleme beşleme gibi ardı ardına çekilmesi mi daha iyi olacak bunu zaman gösterecek biz de hep beraber göreceğiz.

 

Sevgiler,

EB

27 Yıl Sonra Yeniden, O Geri Döndü

Selamlar

Kendimi bildim bileli korku filmlerinden hoşlanmam, izlemem için gerçekten güzel olması ve beni çekmesi gerekir. Ayrıca korku kitaplarından da çok hoşlanmam. Ancak hafif bilimkurguya kaçan havası ile Stephen King’in yazdığı kitapları hariç tutabilirim. Bundan tam 27 yıl önce işte böyle bir Stephen King kitabından uyarlanan bir film (aslında iki bölümlük TV’de yayınlanan mini seriydi) hafızama kazındı. Evet o zamanlar çocuktum ancak o dönem televizyon kanallarında bu kadar denetleme yoktu ve pek sansüre uğramadan birçok film izlenebiliyordu. Çocuk aklımla palyaçolu film var diye televizyonun karşısına oturduğumda şu zamana kadar hafızama kazınan kanalizasyondan çıkan palyaçonun vahşice kağıttan gemisini almaya çalışan çocuğa saldırması hala aklımda.

Orijinal seri ile böyle bir gönül bağım varken filmde de önemli bir yer teşkil eden 27 sayısına paralel bir şekilde 2017 yılında “O”nun yeni filmi geldi. Hal böyle olunca kendimi sinema salonunda buluverdim.

Öncelikle kendimi mental olarak hazırlandığım için olsa gerek bu sefer korkudan titremedim ancak  sinema dünyasını domine eden Skarsgard familyasının en küçüğü  Bill Skarsgård ‘ın Pennywise yorumu şapka çıkartmalık. 1990 yapımı seride Pennywise’ı canlandıran Tim Curry ‘nin hafif eğlenceli ama bir o kadar korkutucu versiyonundan ziyade tamamıyla korkutucu ve insanı geren bir Pennywise bu nesil için paylaço fobisini hortlatmak için yaratılmış sanki. Bill Skarsgård ‘ın eli yüzü düzgün normal halini gördükten sonra insan bir daha hayran kalıyor aktöre.

Pennywise rolündeki Bill Skarsgård 

 

 

Bill Skarsgård  da metot oyunculuğu yöntemini set boyunca uygulamış. Yönetmen çocuk oyuncular ile Bill Skarsgård ‘ı bir arada tutmamış ve ilk çekimde çocuklar bir hayli korkmuş. Bundan sonra Bill Skarsgård  çocuklara olayın rol icabı olduğunu söyleyip özür dilemek zorunda kalmış. Yeri gelmişken çocuk oyuncular da oldukça başarılı. Şu an hiçbiri pek bilinmese de ilerleyen zamanlarda adlarını duyabileceğimizi söyleyebilirim.

 Toparlayacak olursak gerilimli havası ile, 1980’leri yansıtması ile, güzel oyunculukları ile bu filmi “meraklısına” değil tüm filmseverlere tavsiye ediyorum. İkinci bölüm çıkana kadar bu film herkesi idare edecektir.

 

Sevgiler,

EB