Çal,Kaç,Kapış…

Selamlar,

Yazılarımın çoğunda ne kadar suç filmlerini, özellikle de İngiliz yapımı suç filmlerini sevdiğimi belirtmiştim. Ancak bunun başlangıç noktasından hiç bahsetmemiştim. İşte şu an bu sevgimin nedeni olan film hakkında bir şeyler yazma zamanı geldi. Filmi sanırım 8 kere izlemiştim. İçinde bulunduğum bir proje için 9. sefer izledikten sonra hislerimi kaleme dökme zamanı geldiğini farkettim.

Kendi halinde lisanssız boks maçlarında bahis oynatan Turkish (karakterin takma adı değil gerçek adı ve ben neden adının bu olduğunu bu izlememde fark ettim) ofis olarak kullandığı karavanın artık hurdaya dönmesinden dolayı iş arkadaşı Tommy’i karavan satışı yapan çingenelerin parkına gönderir. Karavan işi ile ilgilenen Mickey’nin usta bir boksör olması ve Tommy ile beraber parka gelen Gorgeous George ile münakaşaya girmesi birçok kişi için sonun başlangıcı olur. Bu sırada kumar tutkunu usta hırsız Franky Four Fingers 84 karatlık bir elmas çalmıştır ve bunun haberi Londra’nın yeraltı dünyasında kulaktan kulağa yayılır.

Çok karakterin olduğu filmlerde hep havada kalmışlık hissi vardır. Ancak Guy Ritchie o kadar güzel olay akışını birbirine bağlıyor ki her karaktere ekranda çok az bir süre kalsa da tüm karakterlerinin tüm özelliklerini izleyici anlayıveriyor. Bir çatışmada altı kurşunla vurulmasına rağmen hayatta kalıp kendisini vuran kurşunları dişlerine kaplatan Bullet Tooth Tony’nin aslında hayvansever olması ve Madonna sevmesi, belki film tarihindeki en antipatik kötü adam olan Brick Top’ın kahvesine şeker istendiğinde “Hayır, ben kendim yeteri kadar şekerim” derken aslında içinde bir espri makinesinin olduğunu rahatlıkla görüyoruz.


Beni bıraksanız tüm filmi sayfalara dökeceğim o yüzden hem konunun hem de karakterlerin hepsinin üzerinden geçemeyeceğim. Ancak artık bol efektli filmlerde görmeye alıştığımız Jason Statham’ın Guy Ritchie’nin de desteği ile piyasaya çıkış filmi olması ve Brad Pitt’in Lock Stock And Two Smoking Barrels’ı izledikten sonra mutlaka bir Guy Ritchie filminde oynamak istemesi üzerine yönetmeni araması, Ritchie’nin sırf Brad Pitt için Mickey karakterini yazması ve bu filmden önce Fight Club’da da bir dövüşçüyü oynadığı için başka şartlarda istemese de Brad Pitt’in rolü kabul etmesi filmin önemli detaylarından.

Sonuç olarak bu filmi izlemeden kimse güzel bir soygun filmi izledim diyemeyeceğini belirtmek isterim.

Sevgiler,

EB

Estetik Nazi Avcıları

İkinci Dünya Savaşı film endüstrisi için gerçekten bulunmaz bir nimet.  Yönetmenler,yapımcılar tarihi film çekmeye bayılırlar ancak İkinci Dünya Savaşı’nı daha çok severler. Hal böyle olunca 2008 yılında Quentin Tarantino’nun bir İkinci Dünya Savaşı filmi çekeceği haberi gelince aralarında benim de olduğum filmseverler oldukça meraklanmıştı. Ne de olsa Quentin Tarantino sıradan birşey çekmeyeceği kesindi. Konuya gelecek olursak Almanlar’ın istila ettiği Fransa’da genç Yahudi Shosanna Dreyfus bölgeden sorumlu Alman Albay Hans Landa’nın ailesini katlettiğine şahit olur. Son dakika canını kurtaran kız yılar sonra işlettiği Sinema Salonu Alman Kahraman Frederick Zoller tarafından Nazilere karşı bir plan için kullanılmak istendiğinde intikam planlarını yerine getirmeye başlar. Bu sırada  Almanlar’ın zulmünden o veya bu şekilde nasibini almış Yahudi kökenli Amerikan komando timi ise sinema salonundaki etkinliği bir fırsat olarak görüp yola çıkarlar. Bir süre sonra Shossanna ile yolları kesişecek ve tüm tarihin kökenini değiştirecektir.

Evet söz konusu Tarantino olunca klasik bir kahramanlar düşmanları yener tarzı bir film beklemeyeceksiniz. Peşinen söyleyeyim herkes Tarantino’yu pek sevmez hatta birçok karakteri vir vir konuşuyor ve pek aksiyon olmuyor diye sevmezler. Ancak ben detaylara ayrıca hayran kaldığımdan Tarantino da tam bir detay adamı olduğu için pek severim.

Filmi beğendim ancak Tarantino’nun şaheser filmlerinden değil kesinlikle. Lanse edildiği gibi çok da şiddet içermiyor, bu senaryo başka bir adama verilse kesilen kafalardan kopan koldan bacaktan geçilmezdi herhalde.

Biraz fazla semitizm koksa da güzel filmografi, orjinal karakterler ve tarihi gerçekten de kökünden değiştiren hikaye için her filmsevere hala izlemedilerse filmi tavsiye ederim.

 

Sevgiler,

EB

Dövüş Kulubünün İlk Kuralını Bilenler Parmak Kaldırsın

1999 yılı film sevenler için gerçekten de güzel yıldı. Matrix’den sonra bir 1999 klasiği daha tanıtmak beni çok mutlu etti. Bu iki film de çok bilinen filmler ancak aklımda bir “süpriz yumurta” film var ki onun da tanıtımını kısa sürede yapmayı planlıyorum. Neyse konumuza dönelim.

 

Fight Club’u zaten duymayanın kalmadığını düşünüyorum. Uyku sorunu çeken bir ofis çalışanı hayatın rutin döngüsünden kurtulmak için ölümcül hastalıklı hasta yakınlarının katıldığı destek gruplarına katılmakta ve başkalarının dertleri ile teselli bulmaya çalışmaktadır. Bu gezilerinin birinde egzantrik bir sabun üreticisi ile tanışır ve başlangıçta yasadışı bir dövüş kulübü olarak başlayan ve daha sonra çok daha farklı bir boyut kazanan bir girişim oluştururlar.

Filmin konusundan basit bir aksiyon filmi gibi gözükse de kazın ayağı öyle değil tabii ki.  Chuck Palahniuk’un  aynı adlı romanından uyarlanan film   ilk izlenildiğinde çoğu detayın kaçırıldığı bir 3. kez izlendiğinde taşların yerine oturduğu bir yapımdır. Çoğu kişi yapılan sistem eleştirisini anlamamakla ısrar etmiş Brad Pitt’in canlandırdığı Tyler Durden karakteri öl dese ölürüm valla boyutunda kalmakta ısrar etmişlerdir.Sonuçta anlamak isteyene çok şey katan film o dönem erkeklerde Tyler Durden kadınlarda ise   Marla Singer özentiliğini ortaya çıkarmıştır. Tabii o dönemin gençleri Fight Club izleyip işlerinden istifa eden, Matrix izleyip gerçeği inkar ederek filozof kesilen, V For Venddetta izleyip anarşinin herşeyin çözümü olduğunu düşünen deli dolu gençlerdi 🙂

Toparlayacak olursak David Fincher eski klip yönetmeni geçmişini ve zekasını kullanarak beynin tüm kıvrımlarını çalıştıran ama bir o kadar da estetik olan bir film çekmiş. Edward Norton, Brad Pitt ve Helena Bonham Carter döktürmüş de döktürmüştür. Hala izlememiş olan var ise aramızda şiddetle tavsiye etmekteyim. Ayrıca ne yalan söyleyeyim filmi ilk önce ortaokulda izlemiştim ve hiçbir anlam verememiştim. Ancak ne zaman S, G ve K harflerinin birleşimi SGK bana bir şey ifade etmeye başladığında izlediğimde filmin çok daha farklı bir anlamı olmuştu benim için.

Ayrıca o kadar sansüre rağmen tv kanalları filmin sonunda ortaya süpriz bir biçimde çıkan penisi sansürleyememiş, filmi yayınlayan kanallara RTÜK’den ceza yağmıştı. Bu bile filmin amacına ulaştığının göstergesidir aslında.

 

Sevgiler,

EB