Çember Daralıyor, Isı Artıyor…

Selamlar,

Bu sefer bir klasik ile karşınızdayım. Posteri görüp oyuncuların ismini gören özellikle 40 yaş üstü sinema severler hafifçe bir titrer gibi oldu farkındayım. Çünkü Heat sinema dünyasında bazı şeyleri allak bullak eden bir film.

Yaptığı her soygunu ince detaylarla planlayan Neil McCauley genelde kendi gibi uzman bir ekiple çalışan milyon dolarlık soygunları tercih eden profesyonel bir hırsızdır. Vincent Hanna ise hırslı, şehrinde yaşanan soygunların ve şiddet sarmalının sona ermesini isteyen bir polistir. McCauley’in son işinde ekibinden birinin yaptığı hata yüzünden Hanna’nın radarına girmiştir. McCauley ya her şeyi bırakıp kayıplara karışacak ya da son bir defa hayatının vurgunu yapıp emekliye ayrılacaktır.

Bir kere poster her şeyi anlatıyor. Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki usta Godfather 2’den sonra (ki o filmde oynadıkları rol gereği hiç bir sahnede birlikte gözükmemişlerdi) ilk defa aynı karede izleme şansını bu filmde kazanıyoruz. İkincisi döneminin gerçekten ötesinde çatışma sahneleri olan heyecanlı bir film izliyoruz. Hatta bu sahneler o kadar gerçekçi bulunuyor ki yönetmen Michael Mann’ın gerçekçi çatışma sahneleri hala birçok gerçek polis eğitimlerinde kullanıldığı bilgisini vermekte yarar var. Üçüncüsü filmin hikayesi o kadar güzel ki iki saat elli dakika nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile. Tabii ki bunda Michael Mann’ın usta senaristliği ve hikayeyi gerçekten tanıdığı bir polisin daha önce tanışmış olduğu bir suçlu ile yaşamış olduğu mücadeleyi temel almasında çok büyük pay var. Boşuna Michael Mann diyince akla gerçekçi filmler gelmiyor.

Bazı filmler zamansız oluyor. İşte Heat de her ne kadar 1995 yapımı olsa da 2019 yılında da 2029 yılında da izleseniz ölümsüzlüğünden hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu nedenle hala izlememe gibi bir durumda iseniz hiç vakit kaybetmeden izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Sevgiler

EB

Çal,Kaç,Kapış…

Selamlar,

Yazılarımın çoğunda ne kadar suç filmlerini, özellikle de İngiliz yapımı suç filmlerini sevdiğimi belirtmiştim. Ancak bunun başlangıç noktasından hiç bahsetmemiştim. İşte şu an bu sevgimin nedeni olan film hakkında bir şeyler yazma zamanı geldi. Filmi sanırım 8 kere izlemiştim. İçinde bulunduğum bir proje için 9. sefer izledikten sonra hislerimi kaleme dökme zamanı geldiğini farkettim.

Kendi halinde lisanssız boks maçlarında bahis oynatan Turkish (karakterin takma adı değil gerçek adı ve ben neden adının bu olduğunu bu izlememde fark ettim) ofis olarak kullandığı karavanın artık hurdaya dönmesinden dolayı iş arkadaşı Tommy’i karavan satışı yapan çingenelerin parkına gönderir. Karavan işi ile ilgilenen Mickey’nin usta bir boksör olması ve Tommy ile beraber parka gelen Gorgeous George ile münakaşaya girmesi birçok kişi için sonun başlangıcı olur. Bu sırada kumar tutkunu usta hırsız Franky Four Fingers 84 karatlık bir elmas çalmıştır ve bunun haberi Londra’nın yeraltı dünyasında kulaktan kulağa yayılır.

Çok karakterin olduğu filmlerde hep havada kalmışlık hissi vardır. Ancak Guy Ritchie o kadar güzel olay akışını birbirine bağlıyor ki her karaktere ekranda çok az bir süre kalsa da tüm karakterlerinin tüm özelliklerini izleyici anlayıveriyor. Bir çatışmada altı kurşunla vurulmasına rağmen hayatta kalıp kendisini vuran kurşunları dişlerine kaplatan Bullet Tooth Tony’nin aslında hayvansever olması ve Madonna sevmesi, belki film tarihindeki en antipatik kötü adam olan Brick Top’ın kahvesine şeker istendiğinde “Hayır, ben kendim yeteri kadar şekerim” derken aslında içinde bir espri makinesinin olduğunu rahatlıkla görüyoruz.


Beni bıraksanız tüm filmi sayfalara dökeceğim o yüzden hem konunun hem de karakterlerin hepsinin üzerinden geçemeyeceğim. Ancak artık bol efektli filmlerde görmeye alıştığımız Jason Statham’ın Guy Ritchie’nin de desteği ile piyasaya çıkış filmi olması ve Brad Pitt’in Lock Stock And Two Smoking Barrels’ı izledikten sonra mutlaka bir Guy Ritchie filminde oynamak istemesi üzerine yönetmeni araması, Ritchie’nin sırf Brad Pitt için Mickey karakterini yazması ve bu filmden önce Fight Club’da da bir dövüşçüyü oynadığı için başka şartlarda istemese de Brad Pitt’in rolü kabul etmesi filmin önemli detaylarından.

Sonuç olarak bu filmi izlemeden kimse güzel bir soygun filmi izledim diyemeyeceğini belirtmek isterim.

Sevgiler,

EB

Sür, Sadece Sür…

Selamlar,

Bazı filmler vardır, repliği ve aforizması boldur. Filmi izledikten sonra bir düzine kişi sosyal medyada kullandıkları kullanıcı adlarını değiştirirler, “Durumum” ya da “Ne düşünüyorum” sekmesine filmden alıntılar yaparlar. Ancak bazı filmler de vardır ki karakterlerin çok konuşmalarına gerek olmaz, karakterin yaptığı bir mimik, o esnada arka planda çalan müzik, önemsiz gibi görünen ama sahnenin sağ köşesinde görülen bir adam tüm hissiyatı bünyenize almanıza yeter. İşte bugün hakkında konuşacağımız film bu tarz olacak.

Adı bile bilinmeyen (filmde ya Sürücü ya da Çocuk diye sesleniyorlar karaktere) ancak söz konusu otomobille alakalı bir konu oldu danışılacak genç bir adam. Gündüzleri tamirhanede çalışmakta, ara ara filmlerde dublörlük yapmakta ve en önemlisi geceleri soygunlar için kaçış arabasını ustaca kullanıp şöförlük yapmaktadır. İllegal işlerden ortalama üstü bir para kazanmasına rağmen küçük bir apartman dairesinde mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Her hikayedeki düzeni bozulan adamın yaşayacağı gibi küçük bir çocuğu olan güzel komşusu Irene ile yakınlaşmaya başlar ve hem kadınla hem de çocukla bir bağ kurar. Ancak hapisten yeni çıkmış ve tehlikeli adamlara borçlanmış Standard’ın hayatlarına tekrar girmesi ile işler karışık bir hal alır. Sürücü, Irene ve çocuğunun zarar görmemesi için Standard’ın yapacağı bir soygunda sürücülük yapmayı kabul eder.

Konuyu okudukça içiniz darlandı değil mi? Ama hiç öyle değil, film aynı hayat gibi her türlü duyguyu yaşatıyor insana. İstese deli gibi hızlı gideceği yollarda şahane müziklerle gece şehir ışıklarındaki araba sürüş sahneleri en huysuz bebeği bile uyutacak cinsten. Sürücü ile Irene’in Sürücü’nün tehlikeli bir kişilik olmasına rağmen masumane yakınlaşmaları, şoför koltuğunda yapamadığı şey olmayan Sürücü’nün Irene’i görünce elini kolunu koyacak yer bulamaması gibi çok güzel detaylar var.

Tüm bu tatlı sahnelerle beraber söz konusu suç dünyası olunca oldukça sert sahneler de mevcut. Amerika’daki ilk filmi olan yönetmen Nicolas Winding Refn’in şiddet sahneleri için vakti zamanında oldukça ses getiren Irreversible’ın yönetmeni Gaspar Noe’den tavsiye aldığını belirtmekte yarar var.

Oyuncular ise az-çok rol demeden herkes birbirinden rol çalıyor. Yakışıklılğının arkasına saklanmayan türlü türlü yeniliklere açık olduğu için başarılı bir oyuncu olan ve bence bizim jenerasyonun (yaşımızı da belli ettik) Brad Pitt’i olan Ryan Gosling zaten tek başına filmi sırtlıyor. Kendisine bu süreçte masumane Güzelliği ile Carey Mulligan, aslında kötü olsa da bir şekilde kendini sevdiren Sürücü’ye baba figürü olarak en yakın kişi olan Shannon rolü ile Bryan Cranston, kötü adam kontenjanını hakkıyla dolduran kendi aralarında Ying Yang gibi çalışan Albert Brooks ve Ron Perlman ile adeta bir şölen izliyoruz.

Sonuç olarak bu materyalist sahneleri metaforlarla (Sürücünün sırtında akrep baskısı olan montunun bile anlamı var) harmanlamış, hem dingin hem vahşi olan, sinema okullarında ders diye gösterilmesi gereken bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

Melek misin Şeytan Mısın Bebeğim?

Selamlar,

Daha önce defalarca İngiliz filmlerini özellikle de İngiliz Suç filmlerini sevdiğimi söylemiştim. İşte bu filmde bu janrın önde gelecek örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yönetmen Edgar Wright zaten daha önce Shaun of The Dead, Hot Fuzz ve Scott Pilgrim Vs. The World filmleri ile hangi tarzda film çekerse bu tarzı bir tık farklılaştırdığını göstermiş bir yönetmen.  Shaun of The Dead bir zombi filmiydi ama nasıl yani dedirten bir çok yönü vardı. Hot Fuzz sözüm ona bir polisye idi ancak yer yer karınları ağrıtacak kadar komikti. Scott Pilgrim Vs. The World daha hangi köşeden dönsen karşına bir çizgi roman filmi çıkmadığı dönemlerde çekilmiş oldukça sıradışı bir çizgi roman filmiydi.  İşte bu filmler sayesinde Edgar Wright kardeşimiz yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır demiş ve Baby Driver gibi mükemmel bir film çekmiş. Konusuna gelecek olursak kısaca şöyle:
Baby genç yaşına rağmen oldukça deneyimli bir sürücüdür. Genç görünümü yüzünden Baby lakabını alan genç sürücümüz daha 12 yaşında iken suç dehası Doc’un kanatları altına girer. Banka soygununun ardından kaçış için sürücülük yapan Baby Doc’un normalde yaptıkları işlerden daha üst düzey bir soygun planladığında yolu psikopat bir ekip kesişir ancak girdiği bu iş başarısız olmaya mahkum bir soygundur. İşler ters gittiğinde kurtarması gereken sevdiklerinin yanında olması gerekecektir.

Filmde kere film boyunca harika şarkılar dinliyoruz.  Film sıfır CGI yani özel efekt içeriyor ki bu nedenle eski usul aksiyon sevenlerin sahnelere bayılacağını düşünüyorum.

Oyuncular ise gerçekten takdire şayan. Psikopat Bats rolüyle Jaime Foxx, maskülen çekiciliğini Mad Men’de birçok izleyici ile tanıştıran Buddy rolü ile Jon Hamm, Baby’nin kalbini küt küt attıran  Debora rolü ile açıkçası ilk defa izlediğim ve beğendiğim Lily James, tüm suçların beyni, kendi çocuğunu bile suça dahil eden ama bir o kadar da babacan Doc rölüyle şu an özel hayatında yaptığı bazı edepsiz şeyler nedeniyle sevilmeyen ancak bunun için dahi olsa performansna laf söylenmeyecek Kevin Spacey ve adı gibi bebek yüzlü olan Baby rolü ile Ansel Elgort  resmen birbirini tamamlamış. Her sahnede gencinden yaşlısına birbirinden rol çalarak şahaneler yaratmışlar.

Edgar Wright bu film için 1995’den beri uğraştığını belirtmiş ve kendisinin şaheseri olduğunu belirtmiş. Gerçekten de özenilerek yapılmış bir film. Hatta bunu bir örnek ile taçlandırsak Baby’nin ekibe kahve aldığı açılış sahnesi tam 28 kere çekilmiş ve 21. çekimde karar kılınmış. Merak edenler için aşağıya videoyu paylaşıyorum.

Belki tüm izlediğim filmler arasında bir şaheser değil ancak yeni filmler arasındaki en iyi soygun filmlerinden biri olduğunu söylemem gerek. Tüm film sevenlere hala izlemedilerse izlemelerini tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Bohem Bir Rapsodi Eşliğinde Hatıralar Geçidi…

Selamlar,

Biyografik filmler her zaman tehlikelidir. Hele sıradan bir hayat yaşamamış kimine göre aykırı diyebileceğimiz kişilerin hayatlarını filme almak iki ucu keskin bıçak gibidir. Hayranlar ne der, eğer ilgili kişi ölmüşse ölünün arkasından konuşulur mu gibi bir çok endişe yapımcıların ve yönetmenlerin kafasında dolaşır. Fazla otosansür uygulanırsa filmin çekiciliği kalmaz, olanlar olduğu gibi aktarılırsa da yaratılacak sansasyon filmin başarı potansiyelinin önüne geçebilir. Filminizin konu aldığı kişi Rock müziğin seyrini değiştiren başarılı bir grubun eşcinsel solisti ise oldukça tehlikeli sularda yüzüyorsunuz demektir.

Filmin başlığından da anlaşılacağı üzere film 1970’de kurulmuş Queen grubunun çerçevesinde Zanzibar kökenli Farrokh Bulsara’nın Smile adlı gruba solistlerinin ayrılması ile başlayıp Farrokh’un Freddie Mercury, Smile’ın da Queen’in zirve noktalarından biri olan 1985 Live Aid Konserine kadar olan zaman dilimini konu almakta. Burada Freddie Mercury’nin değişimini, karmaşalarını, ikilemlerini hastalanmasını ve huzura ermesini büyük bir heyecanla izliyoruz. İkilem Freddie Mercury’i anlatan en iyi kelime olduğunu düşünüyorum. Ailesi ile yaşadığı ikilem, aşık olduğu düşündüğü Mary ile yaşadığı ikilem, cinsel tercihi ile yaşadığı ikilem, grubu ile yaşadığı ikilem en sonunda da aramızdan ayıran hastalığı ile yaşadığı ikilem. Ancak enteresandır ki bu kadar çatışma halindeki kişi bahsettiğim tüm kavramlar ile zaman geçip olgunlaştıkça huzura eriyor ve kendisinin bir parçası olduklarını kabul ediyor. O kadar kavgalarına rağmen babasının öğretileri ile yaşıyor, Mary’i hayatının sonuna kadar yanında tutuyor, her ne kadar solist olmanın getirdiği starlık ile grup arkadaşları ile yaşadığı gerginliklerin ve fikir ayrılıklarının onu o yapan etmenlerden biri olduğunu kabul ediyor ve son olarak da eşcinselliğini hatta bu tercihi nedeni ile yaşadığı hastalığı kabul ediyor. Bu son kabulleniş ve hayata bakış açısı zaten dünyaya harika bir grup ve şarkılar bırakan Queen grubuna efsane bir organizasyon efsane bir performans da sağlıyor.

Sıkı bir Queen hayranı değilim. Ancak bir çok gürültülü rock grubundan ziyade Queen’i tercih ederim. Biraz daha disko dönemi şarkılarını (Another One Bites The Dust ve I Want To Break Free) ve daha yavaş ve anlamlı şarkılarını (Show Must Go On ve Those Are The Days of Our Lives) severim. Ancak bu filme kesinlikle kayıtsız kalamadığımı özellikle Live Aid konser sahnelerinde tüylerimin diken diken olduğunu söyleyebilirim.

Tabii buna neden olan üç etken var. Birincisi Freddie Mercury’i adeta yaşayan Rami Malek, yönetmen Bryan Singer ve filmin yapımında aktif olarak görev almış olan Queen üyeleri Brian May ve Roger Taylor. Rami Malek Freddie Mercury’i oynamamış adeta yaşamış. Olağan Şüpheliler ile çıkış yapan daha sonra özellikle X-Men filmleri ile başarısına başarı katan Bryan Singer filmi ile adeta bir zaman makinesi yaratmış. Son olarak ise Filmin yapımında anıları ve yorumları ile filme hava katmış Brian May ve Roger Taylor’a hiç bir şey için olmasa Sacha Baron Cohen gibi bir kütüğü Freddie Mercury’i oynamasına engel olduğu için teşekkür etmek lazım.

Film sinemada bir yabancı filme Türkiye’de oldukça başarı sağladığını da söylemeliyim. 576.938 kişi hiç de azımsanmayacak bir rakam değil. Tabii buna gençliklerini yad etmek isteyen 60-70 doğumluların payının oldukça büyük olduğunu görüyorum.

Ben filmi kesinlikle tavsiye ediyorum ancak filmi hobimde uzmanlaştığım sinema perspektifinden bakarak hakkında yazdım. Eğer film hakkında biraz daha müzik perspektifinden bir yorum isterseniz Kim 500 Milyar İster’e katılsam ve Queen hakkında bir soru gelse soru soracağım tek kişi olan Onur Andıç’ın görüşlerini sunduğu dinledinmi.com ‘daki yazısının linkini şuraya bırakarak huzurlarınızdan çekiliyorum.

Queen – Bohemian Rhapsody

Sevgiler,

EB

Pozitif Ayrımcılık Rüzgarı ile Uçan Film

 

Selamlar

Uzun bir aradan sonra Marvel Cinetmatic Universe’e yeniden dönüyoruz. En son cıvık bir Thor izlemenin hayal kırıklığına uğramış bakalım bu sefer karşımıza ne çıkacak diye bekler olmuştuk.

Neyse ki Black Panther sıradan Marvel atmosferine geri dönüyor. Filmin konusuna gelecek olursak T’Challa Wakanda’ya Babasının ölümünden sonra geri döner ve tahta geçer. Babasının boşluğunu doldurup dolduramayacağı konusu tartışılırken Wakanda dışından ama babasının geçmişinin içinden bir hata Wakanda Krallığına tehdit oluşturur.

Film bir kere her aksiyon ve çizgiroman seveni tatmin edecek türde. Wakanda’nın renkli atmosferi, egzantrik kabileleri, tadında mizahı ve özellikle James Bond’dan fırlamış hissi veren kasinodaki sahneleri ve gene Bondvari çeşitli büyük şehirlerde geçen sahneleri ile öne çıkıyor. Killmonger rolündeki Michael B. Jordan da öyle bir hırslı oynamış ki bir önceki Marvel Filmi Fantastic Four  rezaletinden sonra beyazperdeden tüm acısını çıkarmış sanki. Eric Killmonger’ı biraz da mazlumları  ülkece sevdiğimizden olacak biraz sempatik bulduğumu söyleyebilirim.

Gelelim başlıkta geçen konuya. Şu aralar filmi öve öve bitiremiyorlar, evet güzel film ancak bu eleştirilerin çoğu biraz yönetmen dahil herkesin Afro Amerikan olması ve bu nedenden dolayı kafadan +2 puan ile başlaması. Yani konu itibari ile evet Afrika’da geçmeli ve siyahi aktörler oynamalı ancak aynı hikaye Norveç dolaylarında geçse bu kadar artı puan ve beğeni alacağını düşünmüyorum.

 

Son olarak filmi kim izlesin? Tabii ki kendisine geek, nerd, çizgiroman sever gibi sıfatları yakıştıran herkes izlemeli. Bu filmde fazla uçma kaçma patlama çatlama fantastik ögeler olmadığı için rutin aksiyon filmi hayranları ve bol entrika sevenleri de filmi izlemeye davet edebilirim.

 

Sevgiler,

EB

 

İnsanları Hem Birleştiren Hem de Ayıran Lanet İcatlar: Cebimizdeki Yabancılar

Selamlar,

Gene mi Sinepir efendi dediğinizi duyar gibiyim. Hat Trick’i geçtik Quadruple’a döndük yerli film konusunda.  18 yıllık aktif sinema izleyicisi olduğum dönemi tarıyorum ve dört kere üst üste yerli filme gittiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. 2018 yılı bu anlamda kaliteli yerli filmlerin de sayesinde  benim özelimde böyle bir rekora imza attırdı. Beş olur mu diye sorarsanız muhtemelen olmayacak çünkü haftaya gelecek olan Black Panther’e gitmeyi planladığım için seriyi bozacağız gibi gözüküyor.

Gelelim filmiimizin konusuna, bakalım beyazperde.com ‘da ne yazılmış:

Yedi eski dost bir akşam yemeğinde bir araya gelmeye karar verir. Herkes sofranın başında oturmuş sohbet etmekte, şen kahkahalar eşliğinde yemek yemektedir. Yemek sırasında bir oyun oynamaya karar verilir. Oyun oldukça basittir; herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen her mesaj ve bildirim yüksek sesle okunacaktır. Yedi dostun maskelerinin ardındaki hayatlarını ile cep telefonlarını ortaya koymaları ilişki dengelerini altüst eder. Bunca zaman çok yakın dost olduklarını düşünün grup aslında birbirlerine yabancıdır.

Film öncelikle 2016 yapımı İtalyan Filmi Perfetti Sconosciuti yani Perfect Strangers’dan uyarlanmış. Genelde adı bilinmeyip “Mavi Saçlı Tontiş Kadın” olarak anılan ancak tabii ki bu tanımın oldukça ötesinde olan bir sanatçı Serra Yılmaz’ın ilk yönetmenlik denemesi. Ebedi kankası Ferzan Özpetek’in de desteği ile bu sınavdan alnının hakkıyla çıktığını söyleyebilirim. İlk denemede kendisinin tanıdık suları olan İtalyan Sinemasından bir örneğin yerli adaptasyonu güzel bir seçim olmuş.

Filme gelecek olursak  ağırlıklı olarak yemek davetinin geçtiği evde ve sadece 7 karakterle (Çiftlerin birkaç repliği olan çocukları ya da anne babalarını saymıyorum) oldukça minimal olan film aslında oldukça fazla şey anlatıyor. Teknolojinin gelişmesiyle herkesin elindeki telefonlar yavaş yavaş uçaklardaki kara kutulara dönmesini, aslında eşe dosta söyleyemeyeceğin bir çok şeyi küçücük aygıtlara aktardığımızı ve bu kara kutular açılırsa Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına eşdeğer küçük kıyametler yaşanabileceğini oldukça güzel anlatmış. Tabii burada başta bu aralar yükselen trend olan Çağlar Çorumlu olmak üzere tüm oyuncuların güzel performansları da büyük etken. Filmi izleyen arkadaşlara “Siz böyle bir oyun oynar mısınız” diye sorduğumda pek tatmin edici cevap alamadığımı da söylemeden edemeyeceğim.

Film benim için oldukça ortalama üstü. Zaten her yerli film tanıttığımda yazdığım -ve sıkılmadan yazmaya devam edeceğim- artık cesur filmlerimiz olması gerektiğini, sadece gaz çıkartan, işeyen, tüküren küfür eden karaktere bel bağlayan (ki bu hafta bir tane daha adını bile anmak istemediğim bir film vizyona girmiş ve salonları işgal etmekte) filmlerin azalarak bitmesinin, Cebimdeki Yabancı gibi, Ölümlü Dünya gibi, ille güldürmeyi planlıyorsa Aile Arasında gibi kaliteli filmlere ihtiyacımız olduğunu belirtmek istiyorum. İşte bu yüzden bu filmi de sevdim. İlle eksik birşey yok mu diye sorarsanız adet yerini bulsun filmi oldukça fazla “beyaz yaka” buldum. Filmde yer alan karakterlerin meslekleri  sırasıyla şöyle: doktor, muhasebe müdürü, psikolog, uluslararası şirkette satış müdürü, veteriner, fitness antrenörü ve akademisyen. Yani filmde bahsi geçen konu metropollerde yaşayan ve genel olarak benim de çevrem olan beyaz yakalılara  hitap etmesi filmdeki karakterleri gerçek bulmayacak başka bir kitle oluşturacak ancak ben film sevenlere Cebimdeki Yabancı’ya şans vermelerini tavsiye ederim.

Sevgiler,

EB

Şu Ölümlü Dünyada Anı Yaşamak Gerek

 

Evet sevgili okurlarım, gerçekten bu aralar bir şeyler oldu. Yerli film üstüne yerli film tanıtıyorum. Sanırım 2018 yılı benim için ilklerin yılı oldu. Sinemada peş peşe izlediğim yerli film sayısı üçe çıkarak yerli film hat trick’ini yapmış bulunuyorum. Üçlemeyi sağlayan filmin konusuna bir bakalım beyazperde.com ne diyor:

Nesillerdir Haydarpaşa Garı’nda Anadolu Tat Lokantası’nı işleten Mermer Ailesi, 8 kişiden oluşan geniş bir ailedir. Kendi halinde, sade bir yaşamları olan bu insanlar dışarıdan oldukça sıradan bir hayat yaşamaktadır. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Mermer ailesi nesilden nesile kiralık katildir ve dünya çapında etkin olan dev bir organizasyon için çalışmaktadır. Ancak organizasyonun kimi kurallarının ihmal edilmesiyle birlikte işler karışır ve ailenin kimliği açığa çıkar. Artık aile pılını pırtını toplayıp yola koyulmalı ve peşlerindeki dev örgütü atlatabilmelidir…

Başta Leyla ile Mecnun ile gönüllerimize taht kurmuş Ali Atay’ın ikinci yönetmenlik denemesi ile karşı karşıyayız. Güzel bir yol filmi olan Limonata ile yönetmenlik sınavını başarı ile vermiş olan Ali Atay ikinci denemesinde çok farklı bir alana girerek en azından cesaretinden dolayı şapka çıkarılmayı hak ediyor. Zira Ölümlü Dünya hem konusu hem de çekim tarzıyla aslında İngilizler’in başarılı olduğu Suç Komedisi janrını kültürümüze güzelce yansıtmış. Ahmet Mümtaz Taylan, Mehmet Özgür ve Alper Kul gibi usta oyuncularla, Özgür Emre Yıldırım, İrem Sak, Sarp Apak gibi genç oyuncuların enerjileri ekrandan çıkacak gibi hissettiriyor. Filmde bolca yaşanan çatışma sahneleri ise aslında Türk Filmlerinin yumuşak karnı olması gerekirken hiç sırıtmayarak bana artık bizim de güzel aksiyon filmlerimiz olabileceği umudunu yeniden aşıladı.

Filmin olumsuz diyebileceğim birkaç konusuna gelecek olursak… Filmin mizah seviyesi absürt komedi olduğu için baştan uyarayım kimine komik gelen şeyler birçok kişi için “ne dedi ki şimdi bu” tepkisini verdirecek. Aslında yerinde ve zamanında küfüre hiç karşı değilim ama birkaç yerde gereksiz küfür edildiğini düşünüyorum. Bu yazacağım şeyin çok büyük ihtimal bütçe yetersizliğinden olduğunu tahmin etsem de kimi sahnelerde kopukluklar aslında filmi sevmeyen birçok kişinin ana nedeni.

Son olarak birkaç tane de mantık ve süreklilik hatası olsa (örneğin ilişki yaşamak yasak ancak nasıl nesillerdir bu kiralık katil cemiyetinin üyesi olmuşlar, Ahmet Mümtaz Taylan’ın karakterinin bir bu konuya açıklık getirmesini beklerdim) da, şahane müzikleri (Anadolu Tat Lokantası reklam jingle’ından sonundaki Boney M- Rasputinli şahane jenerik ve final sahnelerini unutmamak gerek), kalbur üstü oyunculukları ve değişik konusu ile bu absürt komedi-suç filminin  beni tatmin ettiğini söyleyebilirim. Hiçbirşey için olmasa artık dilime pelesenk ettiğim sümükle, çişle, ossurukla güldürmeye çalışmadığı için oldukça yeni bir şey denediği için izlenmesi ve şans verilmesi gereken bir film var karşımızda.  Ancak şu da bir gerçek ki bu film insanları taraflara ayıran bir film. Zaman geçtikçe ya filmi deli gibi seven ya da deli gibi nefret eden kişiler göreceksiniz. Ben mi? Ben tabii ki normale karşı biri olarak deli gibi seven taraftayım.

 

Sevgiler,

EB

 

Vakti Zamanında Kafamda Onlarca Kez Çekip İzlediğim Film

Selamlar,

Bu sefer biraz kısa yazacağım. Benim çocukluğumda (90ların başı oluyor bu) G.I Joe oyuncakları çok revaçtaydı ve bende de yaklaşık 100 tanesi vardı. Ben o küçük halimle ne filmler çevirdim. Kendi olaylarına sadık kalıp kötü adam-iyi adam savaşı mı tasarlamadım, ya da diğer oyuncaklarla birleştirip (lego olsun, ninja kaplumbağalar olsun ve envai çeşit diğer oyuncaklar) koca bir krallık yaratıp günümüzde haberlerde izlediğimiz olaylara  taş çıkartan komplolar mı hazırlamadım her şeyi yaptım ben G.I. Joelar ile.

Ben hayalimde G.I Joe’nun 20 filmini çekip izledim hem de 3 boyutlu ve hissederek bu nedenle tıkanık bir yönetmenin bu kısır filminden de pek hoşlanmadım haliyle. Ha film doğrudan hoş ama boş klasmanında. Nostaljik bağım olmasa vakit kaybı bile diyebilirim hani. Bu film de genelde yazdığım “Ne izlesek” filmlerinden değil de “Ne izlemesek de vakit kazansak” klasmanındaki filmler arasına girdi.

Sevgiler,

EB

Nayır Nolamaz Narife Narif Ni Nerekti?

Selamlar,

Evet biliyorum hepimiz şaşkınız, yüzünü sinema konusunda batıya dönmüş Sinepir efendi hangi dağda kurt öldü de peşpeşe iki tane yerli film hakkında yazı yazıyor diyenleri duyar gibiyim. Eh her zaman dediğim gibi söz konusu kaliteli yapımsa gerisi teferruat oluyor.

Cem Yılmaz’ı 1995 yılındaki karikatürlerinden beri takip etmekteyim. Her ne kadar çizimler biraz -doğal olarak- acemice olsa da tespitler, espriler aslında şu an karşımızdaki zekanın ilk göstergesi imiş meğerse.  Ancak ben pek çok kişinin aksine stand-up show’larından ziyade filmlerini severim. Her Şey Çok Güzel Olacak ile başlayan serüveni G.O.R.A ile “Türkler komedi ya da dram dışında bir tarz yapamaz” teorisini çürüten nadir filmlerden biridir. Tamam tabii ki komedi var ancak içindeki bilimkurgu göndermeleri her babayiğidin harcı değil.

Gelelim Arif V 216’a. Konuya gelecek olursak  sinemalar.com’da ne yazılmış bir bakalım:

Arif’in yakın dostu 216, insan olmaya karar vererek dünyaya gelir ve burada başına olmadık işler gelir. Her ne kadar insan olabilmek için kıyasıya bir çaba harcasa da 216’nın (Ozan Güven) farklılıkları çok barizdir. Üstelik bir de gözleri görmeyen Pembe Şeker’e (Seda Bakan) aşık olmuştur. Kötü niyetli bir iş adamının onu kopyalamaya kalkışmasıyla Arif (Cem Yılmaz) devreye girecek, 216’yı ve tüm dünyayı kurtarmaya çalışacaktır.

Film tam bir  komedi- bilimkurgu soslu “kendini iyi hisset” filmi. Nostalji aşıkları özellikle filmin 1960larda geçen kısmına bayılacak. Filmin bu bölümde geçen bölümü tam bir ustalara saygı geçidi. İtiraf edeyim Sadri Alışık’ı, Ayhan Işık’ı, Zeki Müren’i başka bir aktörün canlandırması ile de olsa yeniden görmek ve o eski güzel şarkıları dinlemek gerçekten insanı mutlu ediyor.  Filmin “Geleceğe Dönüş” tadındaki kısımları ise gerçekten güzel kotarılmış. Burada Cem Yılmaz’ın sinema literatürüne hakim olması tabii büyük etken. Tabii  Roland “Emerik” Emmerich’i biraz harcamış ama olsun o kadar. Gelecekte geçen sahnelerdeki efektlerin sırıtmaması beni gerçekten sevindirdi.

Gelelim hiç mi kötü yanı yok tarafına. E adet yerini bulsun biraz fazla  ürün yerleştirme var, malum beyaz eşya firmasının bir çok ürünü gözümüze gözümüze sokuluyor diyelim. Tabii yıldızlar geçidi gibi olan bu filmin finanse edilmesi için bu eylemin de gerekli olduğunun farkındayım. Dediğim gibi eleştirimizi yaptık adet yerini buldu.

Bu film ve Cem Yılmaz gerçekten Türkiye için bulunmaz bir nimet. Bu film tüm seyirciyi balgam atan, gaz çıkartan, küfür eden ayılık yaparak espri yaptığını zanneden seyircinin zekasıyla alay eden “Abi mecbur böyle film çekmek zorundayız halk bunu istiyor” diyenlere, bu argümanı kalitesiz film yapmanın bahanesi sayan tüm yönetmenciklere, senaristçiklere tokat niteliğinde bir cevap. Cem Yılmaz’ı burada gene tebrik ediyorum. 1998’den beri hep yarışılan adam oldu. Ama her dönem rakibi ya da muadili olarak görülen hiç kimse ortada kalmazken Cem Yılmaz yoluna güzel bir biçimde devam ediyor. Ben inanıyorum ki bundan 10 yıl sonra şu dönem kendisine rakip denilen insanlar ossuruklu, çişli filmler çekmeye devam ederken Cem Yılmaz Türk Sinemasını alıp başka bir yere götürecek.

Bunu da söyledikten sonra e hadi artık gelsin bir Erşan Kuneri Filmi de kayalım diyor huzurlarınızdan çekiliyorum.

Sevgiler,

EB