Kötü Zamanlar, Kötü İnsanlar…

Selamlar,

Gene tarzıma yakın bir film ile karşınızdayım. Kesişen hayatlar, tekinsiz karakterler, ters köşe sahneler. Bol suç içerikli, film noir tarzını seven biri daha ne ister bilemedim.

Filmimizin konusuna gelecek olursak vakti zamanında daha güzel günler görmüş bir otel olan El Royale’e yağmurlu bir akşam birbirini tanımayan yabancılar kalmaya gelir. Uzun zamandır bu kadar rağbet görmeyen otelde hareketli bir gece bu yabancıları beklemektedir.

Bu tür çok karakterli filmlerin en büyük handikapı filme izleyici çekmek için birbiri ile yarışacak benzer aktörleri filme kattığında oluşan rol çalma savaşı nedeni ile bazı şeylerin abartılı beyaz perdeye yansımasıdır. Ancak bu filmde bu duruma rastlanmıyor. Ne de olsa tüm oyuncular Jeff Bridges gibi bir duayenle aşık atamayacağını ya da Chris Hemsworth ve Jon Hamm gibi iki farklı kulvarda olan yakışıklının birbiri ile rekabet edemeyeceği ortada. E güzel kız, çatlak kız, Afro Amerika kökenli yan karakter ve garip görünümlü filmin sonuna doğru kesin bir şey yumurtlayacağı belli metod oyunculuğu ile canlandırılan yan karakter kontenjanları da güzel bir biçimde doldurulduğu için belki oyunculuk yoksunu Dakota Johnson (tahmin edin bu saydığım karakterlerden hangisi oluyor?) hariç hiç bir karakter sırıtmıyor.


Filmdeki tüm karakterler tekinsizlik halini çok güzel yansıtmış.
Ev aletleri satıcısı, rahip, blues vokalisti ya da otel görevlisi gibi normalde gayet masumane mesleklere sahip bu insanların her biri farklı bir kişi olabilir. Filmin sonuna kadar bu gerilim başarılı bir şekilde korunmuş .

Sonuç olarak bol entrikalı bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kadar şatafatlı bir isme sahip olan bir film ne kadar kötü olabilir değil mi?

Sevgiler,

EB

Diğer Taraftan Mesaj Var…


Selamlar,

Animasyon filmleri çok hakkı yenen türler arasındadır. Büyük bir çoğunluk tarafından çocukların oyalanması için izlenecek eğer çocuk biraz büyüdüyse (diyelim ki 8-9 yaşında olsun) sinema salonuna bırakıp iki saat AVM gezmeye yarayan araçlardır birçok ebeveyn için. Ancak bazı  animasyonlar var ki çocuktan çok yetişkinin gönlünü kazanır. Üstelik bunu yaparken hiçbir şiddet ya da cinsel öğe kullanmadan yapar. İşte Coco bu filmlerden biri. 

Coco, 12 yaşındaki Miguel’in ölüler diyarındaki macerasını anlatıyor. 12 yaşındaki Miguel’in en büyük kahramanı efsanevi Meksikalı gitarist Ernesto de la Cruz’dur. Ancak Cruz hayatını kaybetmiştir ve Miguel’in onunla tanışma imkanı yoktur. Her gün onun şarkılarını dinleyen Miguel günün birinde ünlü müzisyenin gitarını bulur. Ancak gitarı çalması onu bir anda Ölüler Diyarı’na götürüverir. Çıkış yolunu arayan Miguel, düzenbaz Hector’la karşılaşır ve birlikte Miguel’in aile tarihinin ardındaki gerçek hikayeyi keşfetmek için olağanüstü bir yolculuğa çıkarlar… 

Film Miguel’in tüm ailesini karşısına alıp müzik ile uğraşmasını ve hayallerinin peşinden gitmek için göze aldığı macerayı anlatıyor. Ancak bunu öyle güzel bir dille anlatıyor ki…Meksika’nın önemli bayramlarından biri olan Ölüler Günü’nde ailelerin ölmüş akrabaları ile olan iletişimini, şahane kullanılmış renk paletleri ile “Öbür Taraf”ı, çoktan aramızdan ayrılmış olan birçok ünlü kişilerin canlandırılması ile şahane bir şölen sunuyor. Bunu yaparken hele bir de eğer bir yakınınızı kaybetmişseniz film tam kalbinizin orta yerine oturuyor.  Şahsen filmi izlerken birkaç sahnede “gözüme bir şey kaçtı” diyerek hıçkırdığım oldu.

Açıkçası Ölüm temalı bir filmin animasyon dahi olsa bu kadar küçük yaştaki izleyiciyi ürkütmeden aksine aileleri ölüm kavramını çocuklarına anlatması için bile kullanılabilecek oldukça iyi bir film sunuyor. Normalde adet yerini bulsun diye çok küçük de olsa eleştirecek bir konu bulsam da bu sefer bu filmde bu kısmı pas geçeceğim.

Efendim? Bu kadar Miguel’den Hector’una bir çok değişik isim söyledim ancak filmin adı neden mi Coco? Bunu merak edenleri mutlaka filmi izlemesini tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Pozitif Ayrımcılık Rüzgarı ile Uçan Film

 

Selamlar

Uzun bir aradan sonra Marvel Cinetmatic Universe’e yeniden dönüyoruz. En son cıvık bir Thor izlemenin hayal kırıklığına uğramış bakalım bu sefer karşımıza ne çıkacak diye bekler olmuştuk.

Neyse ki Black Panther sıradan Marvel atmosferine geri dönüyor. Filmin konusuna gelecek olursak T’Challa Wakanda’ya Babasının ölümünden sonra geri döner ve tahta geçer. Babasının boşluğunu doldurup dolduramayacağı konusu tartışılırken Wakanda dışından ama babasının geçmişinin içinden bir hata Wakanda Krallığına tehdit oluşturur.

Film bir kere her aksiyon ve çizgiroman seveni tatmin edecek türde. Wakanda’nın renkli atmosferi, egzantrik kabileleri, tadında mizahı ve özellikle James Bond’dan fırlamış hissi veren kasinodaki sahneleri ve gene Bondvari çeşitli büyük şehirlerde geçen sahneleri ile öne çıkıyor. Killmonger rolündeki Michael B. Jordan da öyle bir hırslı oynamış ki bir önceki Marvel Filmi Fantastic Four  rezaletinden sonra beyazperdeden tüm acısını çıkarmış sanki. Eric Killmonger’ı biraz da mazlumları  ülkece sevdiğimizden olacak biraz sempatik bulduğumu söyleyebilirim.

Gelelim başlıkta geçen konuya. Şu aralar filmi öve öve bitiremiyorlar, evet güzel film ancak bu eleştirilerin çoğu biraz yönetmen dahil herkesin Afro Amerikan olması ve bu nedenden dolayı kafadan +2 puan ile başlaması. Yani konu itibari ile evet Afrika’da geçmeli ve siyahi aktörler oynamalı ancak aynı hikaye Norveç dolaylarında geçse bu kadar artı puan ve beğeni alacağını düşünmüyorum.

 

Son olarak filmi kim izlesin? Tabii ki kendisine geek, nerd, çizgiroman sever gibi sıfatları yakıştıran herkes izlemeli. Bu filmde fazla uçma kaçma patlama çatlama fantastik ögeler olmadığı için rutin aksiyon filmi hayranları ve bol entrika sevenleri de filmi izlemeye davet edebilirim.

 

Sevgiler,

EB

 

Ekmeğinin Peşindeki Adama Bulaşmayacaksın Dedirten Adam Gibi Adam Joe Braven

Selamlar,

Uzun bir aradan sonra vizyonda izlediğim filmlerden önce hafif çerezlik kendi halinde bir film tanıtmak istedim.

Joe Braven ile tanışın, Braven Kanada’da ufak çaplı (Bizim KOBi dediğimiz cinsten) bir kereste firması olan şirketindeki mavi yaka işleri de kendi kendine halleden tam bir emekçi. İriyarı ve sert görünüşüne aldanmayın. Elemanlarının güvenliğini önemser hatta tır kullanan şoförlerine ( ki büyük çaplı şirketlerde bile zor görünen bir kaygıdır bu) “Aman dikkatli kullan, gerekirse mola ver” diyecek kadar şefkatli. Kısa zaman önce kaza geçirmiş ve bunama belirtileri gösteren babasını bile huzurevine yatırmaya kıyamamış, karısı, kızı ve babası ile beraber yaşayan kendi halinde bir adam. Tabii bu kadar huzurlu bir ortam bozulacak ki filmin izlenecek bir yanı olsun değil mi 🙂 Bu filmde de  Braven’ın iyi niyetini suistimal eden tır şoförlerinden birinin ufak çaplı bir uyuşturucu baronu ile yaptığı iş nedeniyle Braven ile baron yüzyüze gelir ve ailesi için Braven tek başına tüm çeteyle mücadele eder.

Film kesinlikle mütevazi bütçe ile çekilmiş olduğu ortada olan bir film. Artık standartlaşmış olan iri kıyım tatlı sert iyi adam rollerine alışık olduğumuz Jason Momoa’nın yanına yeteneklerinden kesinlikle şüphe edilmeyecek olan ancak nispeten az ünlü diyebileceğimiz yardımcı oyuncuların olması bütçenin biraz düşük olduğunu belli ediyor. Aslında konu olarak da klasik diyebileceğimiz bir konu olsa da film kendini izletiyor. Tabii bunda yaklaşık 1 ay önce Aytepe’ye olan seyahatimden sonra kara doyamamış olmam ve filmdeki şahane Kanada Dağlarındaki Karlı ortamların katkısı da büyük.

Aksiyonu seven, izleyecek film bulamadığında kenarda duracak acil durum filmi olarak tüm film severlere filmi tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Vakti Zamanında Kafamda Onlarca Kez Çekip İzlediğim Film

Selamlar,

Bu sefer biraz kısa yazacağım. Benim çocukluğumda (90ların başı oluyor bu) G.I Joe oyuncakları çok revaçtaydı ve bende de yaklaşık 100 tanesi vardı. Ben o küçük halimle ne filmler çevirdim. Kendi olaylarına sadık kalıp kötü adam-iyi adam savaşı mı tasarlamadım, ya da diğer oyuncaklarla birleştirip (lego olsun, ninja kaplumbağalar olsun ve envai çeşit diğer oyuncaklar) koca bir krallık yaratıp günümüzde haberlerde izlediğimiz olaylara  taş çıkartan komplolar mı hazırlamadım her şeyi yaptım ben G.I. Joelar ile.

Ben hayalimde G.I Joe’nun 20 filmini çekip izledim hem de 3 boyutlu ve hissederek bu nedenle tıkanık bir yönetmenin bu kısır filminden de pek hoşlanmadım haliyle. Ha film doğrudan hoş ama boş klasmanında. Nostaljik bağım olmasa vakit kaybı bile diyebilirim hani. Bu film de genelde yazdığım “Ne izlesek” filmlerinden değil de “Ne izlemesek de vakit kazansak” klasmanındaki filmler arasına girdi.

Sevgiler,

EB

Nayır Nolamaz Narife Narif Ni Nerekti?

Selamlar,

Evet biliyorum hepimiz şaşkınız, yüzünü sinema konusunda batıya dönmüş Sinepir efendi hangi dağda kurt öldü de peşpeşe iki tane yerli film hakkında yazı yazıyor diyenleri duyar gibiyim. Eh her zaman dediğim gibi söz konusu kaliteli yapımsa gerisi teferruat oluyor.

Cem Yılmaz’ı 1995 yılındaki karikatürlerinden beri takip etmekteyim. Her ne kadar çizimler biraz -doğal olarak- acemice olsa da tespitler, espriler aslında şu an karşımızdaki zekanın ilk göstergesi imiş meğerse.  Ancak ben pek çok kişinin aksine stand-up show’larından ziyade filmlerini severim. Her Şey Çok Güzel Olacak ile başlayan serüveni G.O.R.A ile “Türkler komedi ya da dram dışında bir tarz yapamaz” teorisini çürüten nadir filmlerden biridir. Tamam tabii ki komedi var ancak içindeki bilimkurgu göndermeleri her babayiğidin harcı değil.

Gelelim Arif V 216’a. Konuya gelecek olursak  sinemalar.com’da ne yazılmış bir bakalım:

Arif’in yakın dostu 216, insan olmaya karar vererek dünyaya gelir ve burada başına olmadık işler gelir. Her ne kadar insan olabilmek için kıyasıya bir çaba harcasa da 216’nın (Ozan Güven) farklılıkları çok barizdir. Üstelik bir de gözleri görmeyen Pembe Şeker’e (Seda Bakan) aşık olmuştur. Kötü niyetli bir iş adamının onu kopyalamaya kalkışmasıyla Arif (Cem Yılmaz) devreye girecek, 216’yı ve tüm dünyayı kurtarmaya çalışacaktır.

Film tam bir  komedi- bilimkurgu soslu “kendini iyi hisset” filmi. Nostalji aşıkları özellikle filmin 1960larda geçen kısmına bayılacak. Filmin bu bölümde geçen bölümü tam bir ustalara saygı geçidi. İtiraf edeyim Sadri Alışık’ı, Ayhan Işık’ı, Zeki Müren’i başka bir aktörün canlandırması ile de olsa yeniden görmek ve o eski güzel şarkıları dinlemek gerçekten insanı mutlu ediyor.  Filmin “Geleceğe Dönüş” tadındaki kısımları ise gerçekten güzel kotarılmış. Burada Cem Yılmaz’ın sinema literatürüne hakim olması tabii büyük etken. Tabii  Roland “Emerik” Emmerich’i biraz harcamış ama olsun o kadar. Gelecekte geçen sahnelerdeki efektlerin sırıtmaması beni gerçekten sevindirdi.

Gelelim hiç mi kötü yanı yok tarafına. E adet yerini bulsun biraz fazla  ürün yerleştirme var, malum beyaz eşya firmasının bir çok ürünü gözümüze gözümüze sokuluyor diyelim. Tabii yıldızlar geçidi gibi olan bu filmin finanse edilmesi için bu eylemin de gerekli olduğunun farkındayım. Dediğim gibi eleştirimizi yaptık adet yerini buldu.

Bu film ve Cem Yılmaz gerçekten Türkiye için bulunmaz bir nimet. Bu film tüm seyirciyi balgam atan, gaz çıkartan, küfür eden ayılık yaparak espri yaptığını zanneden seyircinin zekasıyla alay eden “Abi mecbur böyle film çekmek zorundayız halk bunu istiyor” diyenlere, bu argümanı kalitesiz film yapmanın bahanesi sayan tüm yönetmenciklere, senaristçiklere tokat niteliğinde bir cevap. Cem Yılmaz’ı burada gene tebrik ediyorum. 1998’den beri hep yarışılan adam oldu. Ama her dönem rakibi ya da muadili olarak görülen hiç kimse ortada kalmazken Cem Yılmaz yoluna güzel bir biçimde devam ediyor. Ben inanıyorum ki bundan 10 yıl sonra şu dönem kendisine rakip denilen insanlar ossuruklu, çişli filmler çekmeye devam ederken Cem Yılmaz Türk Sinemasını alıp başka bir yere götürecek.

Bunu da söyledikten sonra e hadi artık gelsin bir Erşan Kuneri Filmi de kayalım diyor huzurlarınızdan çekiliyorum.

Sevgiler,

EB

Kimseyi Kıyafetiyle Yargılamayacaksın Dedirten Film

 

Selamlar,

Korku filmleri beni takip edenler bilir pek de uzman olduğum ya da pek sevdiğim bir film türü değil. Hayat zaten yeteri kadar korkutucu ve gerilim dolu bu nedenle çok korku filmi izlemeyi tercih etmiyorum. Ancak gene huyum kurusun eleştirmen ruhumun merakından olsa gerek kimi zaman bu tür filmlere de şans veriyorum. İşte Drag Me To Hell de türünün güzel bir örneği olduğu için bu şansı yakaladı.

Konuya gelecek olursak şu şekilde: Christine Brown bankada kredi bölümünde çalışan bir beyaz yakalıdır ve birçok beyaz yakalının bulunduğu endişeli ruh hali kendisinde de bulunmaktadır. Müdür yardımcılığı pozisyonu için hırslı bir iş arkadaşıyla girdiği rekabet ortamı müşterilere karşı acımasız kararlar almasına neden olur. Zayıflık göstermesi terfi etme şansını kaybettireceği düşüncesi ile yaşlı bir kadının kredi vade uzatımı talebini reddeder. Bu karar ile yaşlı kadın, Bayan Ganush evini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kökeni Macaristan Çingenelerinden olan Bayan Ganush bunun karşılığında Christine’in  birkaç gün içinde cehenneme gitmesi için bir lanet -bizim tabirle beddua- okur. Bayan Ganush’un bedduası tutar ve Christine bundan sonra cehenneme adım adım yaklaşır ve türlü türlü badirelerle karşılaşır.

Filmin yönetmeni Sam Raimi denince zaten özellikle korku filmi hayranları hazır ol pozisyonuna geçiverir. Sinema dünyasına Evil Dead gibi kült bir seri ve Ash gibi egzantrik bir karakteri katan kim olsa şapka çıkartılmayı hak eder.  Ben kendisini Quick and the Dead gibi yıldızlar geçidi bir filme ve daha ortalarda bu kadar süper kahraman filmi yokken taşın altına elini koyup ilk Örümcek Adamları çektiği için severim o ayrı konu.

Filmimize gelecek olursak film biraz önce de belirtmiş olduğum gibi tam klasik bir korku filmi. Zaten senaryo aslında Evil Dead serisini çektiği 1990’lara dayanıyor ancak filmin vizyona sokulması için pek fırsat olmamış. Ama film günümüzde (2009 yılı) geçse de buram buram 1990lar koktuğu da gerçek.

Özetlersek esas kızımızın Bayan Ganush ile Tom ve Jerry misali kapışmaları kimi zaman komik olsa da, bir kaç korku filmi klişesi bünyesinde barındırsa da gerilimi yerinde bir film olmuş. Filmin mutlu sonla mı bitecek kötü sonla mı diye de devamlı düşündürmesi filmin kendine kattığı artı olmuş.

Özellikle türün meraklısına tavsiye ederim.

2018’in ilk yazısı ile de tüm okurlarımızın yeni yılını da kutlarım.

Sevgiler,

EB

 

 

Saçmaladıkça Eğlendiren Film

Hayatımda izlediğim en absürt en saçma ama bir o kadar da eğlenceli diyebileceğim filmlerden biri. şöyle ki tamamen eğlenmek ve eğlendirmek için çekilmiş bir film, ışıkçısından baş rolüne herkes bunun farkında. Zaten ne demiş Jason  Statham zamanında:
“You ain’t ever gonna get an Academy Award for doing Crank (2006) and you certainly won’t for doing all the other movies I’ve done.”
Tani ne diyor ‘eğleniyoz olm sanat değil bizimkisi’

Dediğine de tamamen katılıyorum ben de herhangi konulu ve kendini ciddiye alan bir aksiyon filminden daha çok eğlendim bu filmde. Özellikle insanlara sürtünme ve akabinde bir crank klasiği olan halka açık yerde sevişme, ortalara doğru yapılan Godzilla ve ardından bizim sabah programları formatındaki yayınkara göndermesinde eğlence tavan yaptı da diyebilirim.

Araba aküsüyle şarj olan kalpler, yaşam destek ünitesiyle yaşayan kafalar gibi saçma şeyleri görmeyi yadırgamıyorsanız, bir çok ünlüyü Cameolardan yakalarım diyorsanız kesinlikle eğleneceğiniz bir film olmuş.

 

Sevgiler,

EB

Uzaylı Temasıyla İnsanlık Dersleri

Selamlar,

Eğer 2009 yapımı tek bir film izleme hakkınız olsa tercihinizi bu filmden yana yapın diyecek kadar ileri gidiyorum.
Basmakalıp uzaylı filmlerinin çok ötesinde zaten ilk başlarda ‘Gemi Washington’a veya New York’a değil, şaşırtıcı bir biçimde Johannesburg’a  indi’ demesi filmin pek de benzerleriyle ortak noktalar taşımadığını gösteriyor.

Gelelim konuya, kendi gezegenlerinin yaşanmaz hale gelmesi ile Dünya’ya mülteci sıfatıyla yerleşmiş ve Güney Afrika’da Johannesburg kentinin gettolarında yaşayan uzaylı halkı, Uzaylılarla ilgilenmekle görevli  Hükümet Görevlisi’nin kendi biyoteknolojilerine maruz kalması ve vücudunun buna reaksiyon göstermesiyle olan olayları izliyoruz.

Film bilimkurgu olmasına rağmen o kadar gerçekçi ki (zaten yarı-dökümanter şeklinde çekilmiş) filmin tahliye sahnesine kadar olan ilk 15-20 dk sonrasını bir kahvede falan ‘dayı bak dünyada neler oluyor’ diye jeneriği göstermeden izletilirse %80inin uzaylıların dünyaya indiğine inanacağını düşünmekteyim.  Yönetmen Neill Blomkamp bu yarı gerçekçi bilimkurgu tarzını diğer filmlerinde de güzel bir biçimde yansıtıyor zaten.

Son olarak filmin çekildiği mekanın insanlara yapılan eziyetin beşiklerinden biri olan Güney Afrika’da olması ve gerçek hayatta ezilen halkın kendinden daha alçak gördükleri bir yaşam formuyla karşılaştıklarında nasıl da efendileri gibi davrandıklarını göstermesi, sosyologlardan bir tanesinin ‘işçi sınıfı onlar, emir almaya alışıklar’ demesi, yani maharet gelişmiş silahlarda değil kullanabilme yeteneğinde ve Christopher gibi tek tük anasının gözü olan uzaylı da bulunması, ve bu ezilmiş halkın lideri sıfatıyla halkını kurtarmaya çalışması ile sosyal mesaj içerikli bir film olmuş.

Tüm bilimkurgu sevenleri eğer hala gözden kaçtıysa filmi izlemeye davet ediyorum.

 

Sevgiler,

EB

Estetik Nazi Avcıları

İkinci Dünya Savaşı film endüstrisi için gerçekten bulunmaz bir nimet.  Yönetmenler,yapımcılar tarihi film çekmeye bayılırlar ancak İkinci Dünya Savaşı’nı daha çok severler. Hal böyle olunca 2008 yılında Quentin Tarantino’nun bir İkinci Dünya Savaşı filmi çekeceği haberi gelince aralarında benim de olduğum filmseverler oldukça meraklanmıştı. Ne de olsa Quentin Tarantino sıradan birşey çekmeyeceği kesindi. Konuya gelecek olursak Almanlar’ın istila ettiği Fransa’da genç Yahudi Shosanna Dreyfus bölgeden sorumlu Alman Albay Hans Landa’nın ailesini katlettiğine şahit olur. Son dakika canını kurtaran kız yılar sonra işlettiği Sinema Salonu Alman Kahraman Frederick Zoller tarafından Nazilere karşı bir plan için kullanılmak istendiğinde intikam planlarını yerine getirmeye başlar. Bu sırada  Almanlar’ın zulmünden o veya bu şekilde nasibini almış Yahudi kökenli Amerikan komando timi ise sinema salonundaki etkinliği bir fırsat olarak görüp yola çıkarlar. Bir süre sonra Shossanna ile yolları kesişecek ve tüm tarihin kökenini değiştirecektir.

Evet söz konusu Tarantino olunca klasik bir kahramanlar düşmanları yener tarzı bir film beklemeyeceksiniz. Peşinen söyleyeyim herkes Tarantino’yu pek sevmez hatta birçok karakteri vir vir konuşuyor ve pek aksiyon olmuyor diye sevmezler. Ancak ben detaylara ayrıca hayran kaldığımdan Tarantino da tam bir detay adamı olduğu için pek severim.

Filmi beğendim ancak Tarantino’nun şaheser filmlerinden değil kesinlikle. Lanse edildiği gibi çok da şiddet içermiyor, bu senaryo başka bir adama verilse kesilen kafalardan kopan koldan bacaktan geçilmezdi herhalde.

Biraz fazla semitizm koksa da güzel filmografi, orjinal karakterler ve tarihi gerçekten de kökünden değiştiren hikaye için her filmsevere hala izlemedilerse filmi tavsiye ederim.

 

Sevgiler,

EB