Kötü Zamanlar, Kötü İnsanlar…

Selamlar,

Gene tarzıma yakın bir film ile karşınızdayım. Kesişen hayatlar, tekinsiz karakterler, ters köşe sahneler. Bol suç içerikli, film noir tarzını seven biri daha ne ister bilemedim.

Filmimizin konusuna gelecek olursak vakti zamanında daha güzel günler görmüş bir otel olan El Royale’e yağmurlu bir akşam birbirini tanımayan yabancılar kalmaya gelir. Uzun zamandır bu kadar rağbet görmeyen otelde hareketli bir gece bu yabancıları beklemektedir.

Bu tür çok karakterli filmlerin en büyük handikapı filme izleyici çekmek için birbiri ile yarışacak benzer aktörleri filme kattığında oluşan rol çalma savaşı nedeni ile bazı şeylerin abartılı beyaz perdeye yansımasıdır. Ancak bu filmde bu duruma rastlanmıyor. Ne de olsa tüm oyuncular Jeff Bridges gibi bir duayenle aşık atamayacağını ya da Chris Hemsworth ve Jon Hamm gibi iki farklı kulvarda olan yakışıklının birbiri ile rekabet edemeyeceği ortada. E güzel kız, çatlak kız, Afro Amerika kökenli yan karakter ve garip görünümlü filmin sonuna doğru kesin bir şey yumurtlayacağı belli metod oyunculuğu ile canlandırılan yan karakter kontenjanları da güzel bir biçimde doldurulduğu için belki oyunculuk yoksunu Dakota Johnson (tahmin edin bu saydığım karakterlerden hangisi oluyor?) hariç hiç bir karakter sırıtmıyor.


Filmdeki tüm karakterler tekinsizlik halini çok güzel yansıtmış.
Ev aletleri satıcısı, rahip, blues vokalisti ya da otel görevlisi gibi normalde gayet masumane mesleklere sahip bu insanların her biri farklı bir kişi olabilir. Filmin sonuna kadar bu gerilim başarılı bir şekilde korunmuş .

Sonuç olarak bol entrikalı bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kadar şatafatlı bir isme sahip olan bir film ne kadar kötü olabilir değil mi?

Sevgiler,

EB

Centilmenliği Düstur Olarak Belirlemiş Adam Gibi Adamlar Dünyayı Kurtarıyor

Selamlar

Sanırım şu sitede yazmaya başladığımdan beri ilk defa tam anlamıyla övebileceğim, benim favori yönetmenim diyebileceğim bir yönetmenin çok sevdiğim bir filmi hakkında yazacağım için oldukça heyacanlı olduğumu söylemeliyim. Evet Matthew Vaughn benim en çok sevdiğim yönetmen. Bir insanın çekmiş olduğu 6 film de birbirinden güzel olur mu yahu? Yönetmenlik kariyerin İngiliz usulu suç filmi olan Layer Cake ile başlayan Matthew Vaughn daha sonra herkesi şaşırtarak Stardust gibi bir  masal filmini başarılı bir biçimde izleyiciye kavuşturmuş ve ardından  o dönem pörtlemeye başlayan standart çizgi roman filmleri ile hayli uğraşan ve kendisi gibi muhalif çizgi roman yazarı Mark Millar ile olan işbirliğinin ilk ayağı olan Kick-Ass  ile beni kendine hayran bırakmıştı. Ardından 2011 yılında  daha önce çekilen 4 adet X-Men filminin(3 adedi X-Men 1 adedi ise oldukça başarısız bir Wolverine filmi olan Origins idi)  evvelini anlatan (kimisine göre evreni sıfırlayan) X-Men: First Class ile klas çizgiroman filmi nasıl olur hepimize gösterdi. Beni mest eden filmlerin beşincisi ise şu anki yazımızın konu olan ve ara ara bu yazıda da referans göstereceğim ve gene bir Mark Millar çizgiromanından uyarlanmış olan Kingsman Secret Service idi. Son olarak da 6. filmi Kingsman Golden Circle ile şu an beyazperdede huzurumuzda.

 

İkinci filmi anlatmadan önce ilk film hakkında biraz konuşalım. İlk filmde potansiyeli olan ancak zamanını serserilikle geçiren Eggsy’nin meşakkatli bir eğitim ile Kingsman Ajanı olması ve  hastalıklı düşünceli bir teknoloji dehasının kötü emellerini bazı şeyleri feda ederek de olsa engelleyip dünyayı kurtarmıştı.

İkinci film ise ilk filmden yaklaşık 1 yıl sonra başlıyor ve filmin başında bilinmeyen bir örgüt tarafından tüm Kingsman ajanları hedef alınıyor ve kaynakları neredeyse sıfıra iniyor. Aktif göreve devam edebilen Kingsman Ajanları ise Amerika’da da kendilerine benzeyen benzer bir organizasyonun varlığını öğreniyor ve birlikte bu ortak düşmana karşı bir mücadeleye girişiyorlar.

Şimdi ilk filmi izlememiş olanlar doğrudan bu filmi izlese birçok yerinde değişik göndermeler olan güzel bir ajan filmi diyebilir. Ancak şimdi film hakkında söyleyebileceğim tek negatif noktayı söylüyorum o da ilk filmin yanında bir tık sönük kalması. Aksiyon bu sefer biraz uçuk da olsa devam ediyor (ilk filmde de fantastik hareketler vardı ama bir o kadar da gerçekçilik de vardı, yani ilk filmde sanki biraz eğitim alsan bu hareketleri yapabileceğin imajı vardı). Küçücük arabalardan roketler fırlamasını ilk filmin getirdiği gişe başarı ile gelen bütçe artışının kullanımı olarak açıklanabilse de bu seferki kötü karakter Poppy ve yardımcısı Charlie her ne kadar çok da kötü olmasalar da ilk filmin kötü adamı Samuel L. Jackson ‘ın canlandırdığı aslında sempati de beslenebilecek olan Valentine ve Sofia Boutella‘nın canlandırdığı tam bir Bond Kötüsü kıvamındaki Gazelle ile boy ölçüşemiyorlar.

Hala bir numaralı kötü Valentine

Filmin tek kötü yanını belirttikten sonra gelelim işin eğlenceli ve pozitif kısımlarına: Öncelikle ilk artımız kesinlikle Colin Firth ! Harry Hart karakteri ile bir İngiliz beyefendisi nasıl olur hepimize gösterirken tek gözünün bakışının değişimi ile nasıl farklı karakterlere bürünebileceğini göstermesi ile tam bir oyunculuk dersi veriyor. Tabii önceliği Colin Firth ‘e versem de Mark Strong , Channing Tatum , Pedro Pascal ,Jeff Bridges gibi ustaların ve tabii ki bu kadar abinin yanında rolün hakkını veren Taron Egerton ‘un hakkını da yememek gerek.   İkinci artımız ise rolü küçük de olsa bir adet Elton John ! Normalde ünlülerin filmde rol almasına çok sıcak bakmam ancak buradaki küçük rolü ile gerçekten çok başarılı bir performans gösteriyor. Güldüğüm sahnelerin yarısı Elton John‘un olduğu sahnelerdi. Gelelim üçüncü artıya, filmdeki mizah dozu o kadar ince ki, yapılan göndermeleri anlayabilmek için beyin kıvrımlarının fazla mesai yapması gerekiyor.  Özellikle Trump çakması Amerikan Başkanı’nın sahnelerine dikkat.

Sonuç olarak film bir çok janrı bir potada eritiyor ve güzel bir iki saati izleyiciye sunuyor.  Vakti olan ilk filmi izleyip bu filmi sonra izlerse filmden daha çok zevk almayı garantilese de kendine yeten bu devam filmini tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

 

Sevgiler,

EB