Sür, Sadece Sür…

Selamlar,

Bazı filmler vardır, repliği ve aforizması boldur. Filmi izledikten sonra bir düzine kişi sosyal medyada kullandıkları kullanıcı adlarını değiştirirler, “Durumum” ya da “Ne düşünüyorum” sekmesine filmden alıntılar yaparlar. Ancak bazı filmler de vardır ki karakterlerin çok konuşmalarına gerek olmaz, karakterin yaptığı bir mimik, o esnada arka planda çalan müzik, önemsiz gibi görünen ama sahnenin sağ köşesinde görülen bir adam tüm hissiyatı bünyenize almanıza yeter. İşte bugün hakkında konuşacağımız film bu tarz olacak.

Adı bile bilinmeyen (filmde ya Sürücü ya da Çocuk diye sesleniyorlar karaktere) ancak söz konusu otomobille alakalı bir konu oldu danışılacak genç bir adam. Gündüzleri tamirhanede çalışmakta, ara ara filmlerde dublörlük yapmakta ve en önemlisi geceleri soygunlar için kaçış arabasını ustaca kullanıp şöförlük yapmaktadır. İllegal işlerden ortalama üstü bir para kazanmasına rağmen küçük bir apartman dairesinde mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Her hikayedeki düzeni bozulan adamın yaşayacağı gibi küçük bir çocuğu olan güzel komşusu Irene ile yakınlaşmaya başlar ve hem kadınla hem de çocukla bir bağ kurar. Ancak hapisten yeni çıkmış ve tehlikeli adamlara borçlanmış Standard’ın hayatlarına tekrar girmesi ile işler karışık bir hal alır. Sürücü, Irene ve çocuğunun zarar görmemesi için Standard’ın yapacağı bir soygunda sürücülük yapmayı kabul eder.

Konuyu okudukça içiniz darlandı değil mi? Ama hiç öyle değil, film aynı hayat gibi her türlü duyguyu yaşatıyor insana. İstese deli gibi hızlı gideceği yollarda şahane müziklerle gece şehir ışıklarındaki araba sürüş sahneleri en huysuz bebeği bile uyutacak cinsten. Sürücü ile Irene’in Sürücü’nün tehlikeli bir kişilik olmasına rağmen masumane yakınlaşmaları, şoför koltuğunda yapamadığı şey olmayan Sürücü’nün Irene’i görünce elini kolunu koyacak yer bulamaması gibi çok güzel detaylar var.

Tüm bu tatlı sahnelerle beraber söz konusu suç dünyası olunca oldukça sert sahneler de mevcut. Amerika’daki ilk filmi olan yönetmen Nicolas Winding Refn’in şiddet sahneleri için vakti zamanında oldukça ses getiren Irreversible’ın yönetmeni Gaspar Noe’den tavsiye aldığını belirtmekte yarar var.

Oyuncular ise az-çok rol demeden herkes birbirinden rol çalıyor. Yakışıklılğının arkasına saklanmayan türlü türlü yeniliklere açık olduğu için başarılı bir oyuncu olan ve bence bizim jenerasyonun (yaşımızı da belli ettik) Brad Pitt’i olan Ryan Gosling zaten tek başına filmi sırtlıyor. Kendisine bu süreçte masumane Güzelliği ile Carey Mulligan, aslında kötü olsa da bir şekilde kendini sevdiren Sürücü’ye baba figürü olarak en yakın kişi olan Shannon rolü ile Bryan Cranston, kötü adam kontenjanını hakkıyla dolduran kendi aralarında Ying Yang gibi çalışan Albert Brooks ve Ron Perlman ile adeta bir şölen izliyoruz.

Sonuç olarak bu materyalist sahneleri metaforlarla (Sürücünün sırtında akrep baskısı olan montunun bile anlamı var) harmanlamış, hem dingin hem vahşi olan, sinema okullarında ders diye gösterilmesi gereken bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

35 Yıl Sonra Yeniden İnsan Kopyalarının Peşinde Buruk Bir Geri Dönüş

 

Filme başlamadan önce filmin Türkiye’deki dağıtımcısı Sony’nin yaptığı büyük ayıpla başlayalım.  Filmin ilk yarısında “K” karakterinin Wallece şirketinin içinde dolaşırken İnsan Kopyalarının dolaplarda çıplak durduğu sahneler, yeni üretilmiş bir İnsan Kopya’nın doğumundan sonraki çıplak hali ve “K” karakterinin kız arkadaşıyla birlikte olduğu sahneler abuk bir biçimde ekranın yakınlaştırılması ve görüntünün bozulması suretiyle sansüre uğramıştır. Bu sansür talebi ne Türkiye yönetiminden ne de herhangi bir yerel sinema otoritesinden gelmemiş olup Sony’nin otosansürü söz konusudur ki kendilerini ‘bazı bölgelere, yerel kültüre saygılı olmak için filmin kısmen kesilmiş versiyonunu dağıttığını’ belirterek savunmuştur.  Öncelikle filmin zaten 15+ yaş sınırı ile gösterime girdiğini,filmi izleyenin kendi parası ile kendi iradesi ile sinema salonlarına gidip izlediği konusunda anlaşalım. Yani televizyonda çoluk çocuğun görebileceği bir platformdan bahsetmediğimizi bu nedenle yapılanın izleyiciye büyük bir saygısızlık olduğunu üstünü basa basa belirtmek isterim. Ben bu filmin biletine 20 TL verdiysem yaklaşık 1 TL’sini geri almam gerektiğini düşünüyorum. Ha Sony bu karara nasıl vardı bunların nedenleri aslında neydi, kendilerinin haklı olabileceği ya da çekindikleri konular hakkında sayfa sayfa yazarım ama konu bu değil. Bu nedenle yapılan sansürü kınayıp asıl konumuza geçiyorum.

 

Birçok yazımda aslında belirttim. Hollywood büyük bir tıkanıklık içinde. Bu nedenle kendilerini  çizgiroman serilerinin sinema uyarlamalarına, ya güzel kitap uyarlamalarına ya da yaklaşık 20-30 yıl önce gişe rekoru kırmış filmlerin yeniden çekilmelerine şahit oluyoruz. Hal böyle olunca Blade Runner gibi 1980’lerin  incisi olan bir filmin devam filmi geleceğini duyduğumda hiç şaşırmamıştım. Film ilk filmin 30 yıl sonrasında geçiyor. Replikant adıyla geçen insana tıpatıp benzeyen cyborgları avlayan genç bir “Blade Runner”  çok derinlerde kalmış bir sırrı keşfeder. Bu sır perdesini aralayabilmek için eski bir Blade Runner olan ve günümüzde izini kaybettirmiş Deckard Shaw’ın peşine düşer.

 

Olumlu yorumlarıma başlayacak olursam film eski filmin atmosferini çok güzel yansıtmış. Kasvetli ve bol yağışlı hava ışıl ışıl metrepol havası ama tüm ışıltısına rağmen bir pisliğin döndüğünün anlaşılıyor hissi hala yerli yerinde. Başta Ryan Gosling olmak üzere tüm oyuncular da hakkını vermiş. Hatta eski güreşçi taze oyuncu Dave Bautista bile Sapper Morton rolü ile döktürmüş. Harrison Ford ve Edward James Olmos gibi baba oyunculara saygıda kusur edilmemiş eski filmdeki yerlerinin hatırına ustalara saygı kuşağını izlememiz için beyaz perdede arz-ı endan ettirilmişler. Müzikler ise ilk filmde Vangelis’in müthiş müziklerine yakın tatta atmosferi tamamlıyor. Hikaye gergin bir biçimde ilerliyor her ne kadar sonuyla ilgili olumsuz yorum yapacak olsam da gelişme bölümü esnasındaki  twistler ile  izleyici hep diken üstünde duruyor. Tabii tüm bunları yöneten orkestra şefi olarak yönetmen  Denis Villeneuve  ‘ın payı büyük. Zaten  Denis Villeneuve pek kimse bilmese de son dört yılda birbirinden güzel filmler çekti.

Gelelim olumsuz yanlara, her ne kadar her yetde “İlk filmi izlemeyen bu filmi izleyebilir” açıklaması büyük yalan. Bilimkurguya ve hikayeye yakın olan ben bile filmin kimi yerinde kayboldum, bu neydi bu ne alaka diye kendi kendime sorular sordum. Bilen bilir birinci Blade Runner’ın bir de 25. yıl özel 2007’de çıkan Director’s Cut versiyonu var ve bu versiyonun finali orjinale göre farklı bitiyor.  İşte ikinci filmin başlangıcında bile bunun tartışması olmuş ve hangi sona göre devam filmi çekilmiş bu bile belli değil. Sonra birinci ve ikinci film arasını anlatan 3 tane kısa film var bunlar hikayeyi anlamak için izlenmesi gerekiyor. Yani diyeceğim  film izleyiciden çok şey bekliyor. Hani üniversitede Termodinamik 2’i almak için Termodinamik 1 almak gerekiyor şartlı dersler oluyordu ya resmen bunun gibi bir durum söz konusu.  Bu nedenle kafanız dolu ise filmi izlememenizi tavsiye ederim. İkinci olarak ise filmin sonunun biraz havada bittiğini düşünüyorum. Spoiler vermek istemediğimden hiç detaya girmedim ancak filmde ya film aslında 4 saatmiş de yönetmen kurgu ile 2 saat 43 dakikaya indirmiş ya da bir üçüncü film gelecek de ona göre film çekilmiş ki bu da seyirciyi fazlasıyla zorluyor.

 

Toparlayacak olursak yapılan sansür filmi izleyicinin karşısında 1-0 geride başlatıyor. Oluşmuş karışık yapı ve seyirciden beklenen şeyler zor film izlemekten hoşlanmayanları kesinlikle soğutuyor. Tüm bunları aşan azınlık izleyici ise ilk filmdeki gibi güzel bir bilimkurgu şölenini izlemeye hak kazanıyor. Evet bu filmi bu nedenle maalesef sadece meraklısına tavsiye edebileceğim.

 

Sevgiler,

EB