Çember Daralıyor, Isı Artıyor…

Selamlar,

Bu sefer bir klasik ile karşınızdayım. Posteri görüp oyuncuların ismini gören özellikle 40 yaş üstü sinema severler hafifçe bir titrer gibi oldu farkındayım. Çünkü Heat sinema dünyasında bazı şeyleri allak bullak eden bir film.

Yaptığı her soygunu ince detaylarla planlayan Neil McCauley genelde kendi gibi uzman bir ekiple çalışan milyon dolarlık soygunları tercih eden profesyonel bir hırsızdır. Vincent Hanna ise hırslı, şehrinde yaşanan soygunların ve şiddet sarmalının sona ermesini isteyen bir polistir. McCauley’in son işinde ekibinden birinin yaptığı hata yüzünden Hanna’nın radarına girmiştir. McCauley ya her şeyi bırakıp kayıplara karışacak ya da son bir defa hayatının vurgunu yapıp emekliye ayrılacaktır.

Bir kere poster her şeyi anlatıyor. Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki usta Godfather 2’den sonra (ki o filmde oynadıkları rol gereği hiç bir sahnede birlikte gözükmemişlerdi) ilk defa aynı karede izleme şansını bu filmde kazanıyoruz. İkincisi döneminin gerçekten ötesinde çatışma sahneleri olan heyecanlı bir film izliyoruz. Hatta bu sahneler o kadar gerçekçi bulunuyor ki yönetmen Michael Mann’ın gerçekçi çatışma sahneleri hala birçok gerçek polis eğitimlerinde kullanıldığı bilgisini vermekte yarar var. Üçüncüsü filmin hikayesi o kadar güzel ki iki saat elli dakika nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile. Tabii ki bunda Michael Mann’ın usta senaristliği ve hikayeyi gerçekten tanıdığı bir polisin daha önce tanışmış olduğu bir suçlu ile yaşamış olduğu mücadeleyi temel almasında çok büyük pay var. Boşuna Michael Mann diyince akla gerçekçi filmler gelmiyor.

Bazı filmler zamansız oluyor. İşte Heat de her ne kadar 1995 yapımı olsa da 2019 yılında da 2029 yılında da izleseniz ölümsüzlüğünden hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu nedenle hala izlememe gibi bir durumda iseniz hiç vakit kaybetmeden izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Sevgiler

EB

Sür, Sadece Sür…

Selamlar,

Bazı filmler vardır, repliği ve aforizması boldur. Filmi izledikten sonra bir düzine kişi sosyal medyada kullandıkları kullanıcı adlarını değiştirirler, “Durumum” ya da “Ne düşünüyorum” sekmesine filmden alıntılar yaparlar. Ancak bazı filmler de vardır ki karakterlerin çok konuşmalarına gerek olmaz, karakterin yaptığı bir mimik, o esnada arka planda çalan müzik, önemsiz gibi görünen ama sahnenin sağ köşesinde görülen bir adam tüm hissiyatı bünyenize almanıza yeter. İşte bugün hakkında konuşacağımız film bu tarz olacak.

Adı bile bilinmeyen (filmde ya Sürücü ya da Çocuk diye sesleniyorlar karaktere) ancak söz konusu otomobille alakalı bir konu oldu danışılacak genç bir adam. Gündüzleri tamirhanede çalışmakta, ara ara filmlerde dublörlük yapmakta ve en önemlisi geceleri soygunlar için kaçış arabasını ustaca kullanıp şöförlük yapmaktadır. İllegal işlerden ortalama üstü bir para kazanmasına rağmen küçük bir apartman dairesinde mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Her hikayedeki düzeni bozulan adamın yaşayacağı gibi küçük bir çocuğu olan güzel komşusu Irene ile yakınlaşmaya başlar ve hem kadınla hem de çocukla bir bağ kurar. Ancak hapisten yeni çıkmış ve tehlikeli adamlara borçlanmış Standard’ın hayatlarına tekrar girmesi ile işler karışık bir hal alır. Sürücü, Irene ve çocuğunun zarar görmemesi için Standard’ın yapacağı bir soygunda sürücülük yapmayı kabul eder.

Konuyu okudukça içiniz darlandı değil mi? Ama hiç öyle değil, film aynı hayat gibi her türlü duyguyu yaşatıyor insana. İstese deli gibi hızlı gideceği yollarda şahane müziklerle gece şehir ışıklarındaki araba sürüş sahneleri en huysuz bebeği bile uyutacak cinsten. Sürücü ile Irene’in Sürücü’nün tehlikeli bir kişilik olmasına rağmen masumane yakınlaşmaları, şoför koltuğunda yapamadığı şey olmayan Sürücü’nün Irene’i görünce elini kolunu koyacak yer bulamaması gibi çok güzel detaylar var.

Tüm bu tatlı sahnelerle beraber söz konusu suç dünyası olunca oldukça sert sahneler de mevcut. Amerika’daki ilk filmi olan yönetmen Nicolas Winding Refn’in şiddet sahneleri için vakti zamanında oldukça ses getiren Irreversible’ın yönetmeni Gaspar Noe’den tavsiye aldığını belirtmekte yarar var.

Oyuncular ise az-çok rol demeden herkes birbirinden rol çalıyor. Yakışıklılğının arkasına saklanmayan türlü türlü yeniliklere açık olduğu için başarılı bir oyuncu olan ve bence bizim jenerasyonun (yaşımızı da belli ettik) Brad Pitt’i olan Ryan Gosling zaten tek başına filmi sırtlıyor. Kendisine bu süreçte masumane Güzelliği ile Carey Mulligan, aslında kötü olsa da bir şekilde kendini sevdiren Sürücü’ye baba figürü olarak en yakın kişi olan Shannon rolü ile Bryan Cranston, kötü adam kontenjanını hakkıyla dolduran kendi aralarında Ying Yang gibi çalışan Albert Brooks ve Ron Perlman ile adeta bir şölen izliyoruz.

Sonuç olarak bu materyalist sahneleri metaforlarla (Sürücünün sırtında akrep baskısı olan montunun bile anlamı var) harmanlamış, hem dingin hem vahşi olan, sinema okullarında ders diye gösterilmesi gereken bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

Melek misin Şeytan Mısın Bebeğim?

Selamlar,

Daha önce defalarca İngiliz filmlerini özellikle de İngiliz Suç filmlerini sevdiğimi söylemiştim. İşte bu filmde bu janrın önde gelecek örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yönetmen Edgar Wright zaten daha önce Shaun of The Dead, Hot Fuzz ve Scott Pilgrim Vs. The World filmleri ile hangi tarzda film çekerse bu tarzı bir tık farklılaştırdığını göstermiş bir yönetmen.  Shaun of The Dead bir zombi filmiydi ama nasıl yani dedirten bir çok yönü vardı. Hot Fuzz sözüm ona bir polisye idi ancak yer yer karınları ağrıtacak kadar komikti. Scott Pilgrim Vs. The World daha hangi köşeden dönsen karşına bir çizgi roman filmi çıkmadığı dönemlerde çekilmiş oldukça sıradışı bir çizgi roman filmiydi.  İşte bu filmler sayesinde Edgar Wright kardeşimiz yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır demiş ve Baby Driver gibi mükemmel bir film çekmiş. Konusuna gelecek olursak kısaca şöyle:
Baby genç yaşına rağmen oldukça deneyimli bir sürücüdür. Genç görünümü yüzünden Baby lakabını alan genç sürücümüz daha 12 yaşında iken suç dehası Doc’un kanatları altına girer. Banka soygununun ardından kaçış için sürücülük yapan Baby Doc’un normalde yaptıkları işlerden daha üst düzey bir soygun planladığında yolu psikopat bir ekip kesişir ancak girdiği bu iş başarısız olmaya mahkum bir soygundur. İşler ters gittiğinde kurtarması gereken sevdiklerinin yanında olması gerekecektir.

Filmde kere film boyunca harika şarkılar dinliyoruz.  Film sıfır CGI yani özel efekt içeriyor ki bu nedenle eski usul aksiyon sevenlerin sahnelere bayılacağını düşünüyorum.

Oyuncular ise gerçekten takdire şayan. Psikopat Bats rolüyle Jaime Foxx, maskülen çekiciliğini Mad Men’de birçok izleyici ile tanıştıran Buddy rolü ile Jon Hamm, Baby’nin kalbini küt küt attıran  Debora rolü ile açıkçası ilk defa izlediğim ve beğendiğim Lily James, tüm suçların beyni, kendi çocuğunu bile suça dahil eden ama bir o kadar da babacan Doc rölüyle şu an özel hayatında yaptığı bazı edepsiz şeyler nedeniyle sevilmeyen ancak bunun için dahi olsa performansna laf söylenmeyecek Kevin Spacey ve adı gibi bebek yüzlü olan Baby rolü ile Ansel Elgort  resmen birbirini tamamlamış. Her sahnede gencinden yaşlısına birbirinden rol çalarak şahaneler yaratmışlar.

Edgar Wright bu film için 1995’den beri uğraştığını belirtmiş ve kendisinin şaheseri olduğunu belirtmiş. Gerçekten de özenilerek yapılmış bir film. Hatta bunu bir örnek ile taçlandırsak Baby’nin ekibe kahve aldığı açılış sahnesi tam 28 kere çekilmiş ve 21. çekimde karar kılınmış. Merak edenler için aşağıya videoyu paylaşıyorum.

Belki tüm izlediğim filmler arasında bir şaheser değil ancak yeni filmler arasındaki en iyi soygun filmlerinden biri olduğunu söylemem gerek. Tüm film sevenlere hala izlemedilerse izlemelerini tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Bohem Bir Rapsodi Eşliğinde Hatıralar Geçidi…

Selamlar,

Biyografik filmler her zaman tehlikelidir. Hele sıradan bir hayat yaşamamış kimine göre aykırı diyebileceğimiz kişilerin hayatlarını filme almak iki ucu keskin bıçak gibidir. Hayranlar ne der, eğer ilgili kişi ölmüşse ölünün arkasından konuşulur mu gibi bir çok endişe yapımcıların ve yönetmenlerin kafasında dolaşır. Fazla otosansür uygulanırsa filmin çekiciliği kalmaz, olanlar olduğu gibi aktarılırsa da yaratılacak sansasyon filmin başarı potansiyelinin önüne geçebilir. Filminizin konu aldığı kişi Rock müziğin seyrini değiştiren başarılı bir grubun eşcinsel solisti ise oldukça tehlikeli sularda yüzüyorsunuz demektir.

Filmin başlığından da anlaşılacağı üzere film 1970’de kurulmuş Queen grubunun çerçevesinde Zanzibar kökenli Farrokh Bulsara’nın Smile adlı gruba solistlerinin ayrılması ile başlayıp Farrokh’un Freddie Mercury, Smile’ın da Queen’in zirve noktalarından biri olan 1985 Live Aid Konserine kadar olan zaman dilimini konu almakta. Burada Freddie Mercury’nin değişimini, karmaşalarını, ikilemlerini hastalanmasını ve huzura ermesini büyük bir heyecanla izliyoruz. İkilem Freddie Mercury’i anlatan en iyi kelime olduğunu düşünüyorum. Ailesi ile yaşadığı ikilem, aşık olduğu düşündüğü Mary ile yaşadığı ikilem, cinsel tercihi ile yaşadığı ikilem, grubu ile yaşadığı ikilem en sonunda da aramızdan ayıran hastalığı ile yaşadığı ikilem. Ancak enteresandır ki bu kadar çatışma halindeki kişi bahsettiğim tüm kavramlar ile zaman geçip olgunlaştıkça huzura eriyor ve kendisinin bir parçası olduklarını kabul ediyor. O kadar kavgalarına rağmen babasının öğretileri ile yaşıyor, Mary’i hayatının sonuna kadar yanında tutuyor, her ne kadar solist olmanın getirdiği starlık ile grup arkadaşları ile yaşadığı gerginliklerin ve fikir ayrılıklarının onu o yapan etmenlerden biri olduğunu kabul ediyor ve son olarak da eşcinselliğini hatta bu tercihi nedeni ile yaşadığı hastalığı kabul ediyor. Bu son kabulleniş ve hayata bakış açısı zaten dünyaya harika bir grup ve şarkılar bırakan Queen grubuna efsane bir organizasyon efsane bir performans da sağlıyor.

Sıkı bir Queen hayranı değilim. Ancak bir çok gürültülü rock grubundan ziyade Queen’i tercih ederim. Biraz daha disko dönemi şarkılarını (Another One Bites The Dust ve I Want To Break Free) ve daha yavaş ve anlamlı şarkılarını (Show Must Go On ve Those Are The Days of Our Lives) severim. Ancak bu filme kesinlikle kayıtsız kalamadığımı özellikle Live Aid konser sahnelerinde tüylerimin diken diken olduğunu söyleyebilirim.

Tabii buna neden olan üç etken var. Birincisi Freddie Mercury’i adeta yaşayan Rami Malek, yönetmen Bryan Singer ve filmin yapımında aktif olarak görev almış olan Queen üyeleri Brian May ve Roger Taylor. Rami Malek Freddie Mercury’i oynamamış adeta yaşamış. Olağan Şüpheliler ile çıkış yapan daha sonra özellikle X-Men filmleri ile başarısına başarı katan Bryan Singer filmi ile adeta bir zaman makinesi yaratmış. Son olarak ise Filmin yapımında anıları ve yorumları ile filme hava katmış Brian May ve Roger Taylor’a hiç bir şey için olmasa Sacha Baron Cohen gibi bir kütüğü Freddie Mercury’i oynamasına engel olduğu için teşekkür etmek lazım.

Film sinemada bir yabancı filme Türkiye’de oldukça başarı sağladığını da söylemeliyim. 576.938 kişi hiç de azımsanmayacak bir rakam değil. Tabii buna gençliklerini yad etmek isteyen 60-70 doğumluların payının oldukça büyük olduğunu görüyorum.

Ben filmi kesinlikle tavsiye ediyorum ancak filmi hobimde uzmanlaştığım sinema perspektifinden bakarak hakkında yazdım. Eğer film hakkında biraz daha müzik perspektifinden bir yorum isterseniz Kim 500 Milyar İster’e katılsam ve Queen hakkında bir soru gelse soru soracağım tek kişi olan Onur Andıç’ın görüşlerini sunduğu dinledinmi.com ‘daki yazısının linkini şuraya bırakarak huzurlarınızdan çekiliyorum.

Queen – Bohemian Rhapsody

Sevgiler,

EB

Biz Gideriz Ormana Hey Ormana

 

Selamlar,

Uzun bir aradan sonra beraberiz. Bir önceki yazımızda ormanlarla dolu bir ülkedeydik. Şimdi de bu temayı bozmuyoruz ancak bu sefer sanal ortamda dolaşacağız.

Birbirinden zıt karakterli dört ergen okulda yaptıkları türlü türlü disiplinsiz hareketler nedeniyle okulda ceza almış (Tarsus Amerikanlılar Detention! desem hemen anlar 🙂 ) bodrum katında temizlik ile cezalandırılmışlardır. Temizliği yaparken hurda denilebilecek bir atari konsoluna denk gelirler. Ancak bilmedikleri şey Jumanji adlı esrarengiz masaüstü oyun kendini geliştirmiş ve video oyununa  evrilmiştir ve bu dört genci oyunun içine çeker. Şu an itibariyle oyundaki tüm bölümleri geçip gerçek dünyaya dönebilmeleri için ortak olup el birliği yapmaları gerekmektedir.

Öncelikle söylemeliyim ki ilk Jumanji’yi pek sevmem. Evet ortamı ve efektleri 1995 yılına göre oldukça başarılıdır ancak nedense bir türlü ısınamamışımdır.  Ancak şu an tanıttığım film ise artık yıllarca bilgisayar oyunu oynamamdan mıdır bilinmez oldukça hoşuma gitti. Çocukların kendilerine zıt  karakterli avatarlar seçmeleri ( en cılız çocuğun Dwayne Johnson namı diğer the Rock’ın canlandırdığı Dr Smolder Bravestone gibi iri yarı atletik avatarı, gerçek hayatta Amerikan Futbolu yıldızı olan çocuğun ise gidip en kofti avatar olan Moose Finbar’ı seçmesi gibi), özellikle gamerların bayılacağı ince espriler ve tabii ki başta Guns’n Roses’ın meşhur ve filme adını da veren şarkısı Welcome to The Jungle başta olmak üzere şahane müzikleri ile bu kendi halindeki filmi sevdiğimi belirtmeliyim.

Canı birşeyler öğrenmek değil de tamamen kafa dağıtma amacı ile birşeyler izlemek isteyen olursa kesinlikle tavsiye edebileceğim bir film olmuş.

 

Sevgiler,

EB

Pozitif Ayrımcılık Rüzgarı ile Uçan Film

 

Selamlar

Uzun bir aradan sonra Marvel Cinetmatic Universe’e yeniden dönüyoruz. En son cıvık bir Thor izlemenin hayal kırıklığına uğramış bakalım bu sefer karşımıza ne çıkacak diye bekler olmuştuk.

Neyse ki Black Panther sıradan Marvel atmosferine geri dönüyor. Filmin konusuna gelecek olursak T’Challa Wakanda’ya Babasının ölümünden sonra geri döner ve tahta geçer. Babasının boşluğunu doldurup dolduramayacağı konusu tartışılırken Wakanda dışından ama babasının geçmişinin içinden bir hata Wakanda Krallığına tehdit oluşturur.

Film bir kere her aksiyon ve çizgiroman seveni tatmin edecek türde. Wakanda’nın renkli atmosferi, egzantrik kabileleri, tadında mizahı ve özellikle James Bond’dan fırlamış hissi veren kasinodaki sahneleri ve gene Bondvari çeşitli büyük şehirlerde geçen sahneleri ile öne çıkıyor. Killmonger rolündeki Michael B. Jordan da öyle bir hırslı oynamış ki bir önceki Marvel Filmi Fantastic Four  rezaletinden sonra beyazperdeden tüm acısını çıkarmış sanki. Eric Killmonger’ı biraz da mazlumları  ülkece sevdiğimizden olacak biraz sempatik bulduğumu söyleyebilirim.

Gelelim başlıkta geçen konuya. Şu aralar filmi öve öve bitiremiyorlar, evet güzel film ancak bu eleştirilerin çoğu biraz yönetmen dahil herkesin Afro Amerikan olması ve bu nedenden dolayı kafadan +2 puan ile başlaması. Yani konu itibari ile evet Afrika’da geçmeli ve siyahi aktörler oynamalı ancak aynı hikaye Norveç dolaylarında geçse bu kadar artı puan ve beğeni alacağını düşünmüyorum.

 

Son olarak filmi kim izlesin? Tabii ki kendisine geek, nerd, çizgiroman sever gibi sıfatları yakıştıran herkes izlemeli. Bu filmde fazla uçma kaçma patlama çatlama fantastik ögeler olmadığı için rutin aksiyon filmi hayranları ve bol entrika sevenleri de filmi izlemeye davet edebilirim.

 

Sevgiler,

EB

 

Ekmeğinin Peşindeki Adama Bulaşmayacaksın Dedirten Adam Gibi Adam Joe Braven

Selamlar,

Uzun bir aradan sonra vizyonda izlediğim filmlerden önce hafif çerezlik kendi halinde bir film tanıtmak istedim.

Joe Braven ile tanışın, Braven Kanada’da ufak çaplı (Bizim KOBi dediğimiz cinsten) bir kereste firması olan şirketindeki mavi yaka işleri de kendi kendine halleden tam bir emekçi. İriyarı ve sert görünüşüne aldanmayın. Elemanlarının güvenliğini önemser hatta tır kullanan şoförlerine ( ki büyük çaplı şirketlerde bile zor görünen bir kaygıdır bu) “Aman dikkatli kullan, gerekirse mola ver” diyecek kadar şefkatli. Kısa zaman önce kaza geçirmiş ve bunama belirtileri gösteren babasını bile huzurevine yatırmaya kıyamamış, karısı, kızı ve babası ile beraber yaşayan kendi halinde bir adam. Tabii bu kadar huzurlu bir ortam bozulacak ki filmin izlenecek bir yanı olsun değil mi 🙂 Bu filmde de  Braven’ın iyi niyetini suistimal eden tır şoförlerinden birinin ufak çaplı bir uyuşturucu baronu ile yaptığı iş nedeniyle Braven ile baron yüzyüze gelir ve ailesi için Braven tek başına tüm çeteyle mücadele eder.

Film kesinlikle mütevazi bütçe ile çekilmiş olduğu ortada olan bir film. Artık standartlaşmış olan iri kıyım tatlı sert iyi adam rollerine alışık olduğumuz Jason Momoa’nın yanına yeteneklerinden kesinlikle şüphe edilmeyecek olan ancak nispeten az ünlü diyebileceğimiz yardımcı oyuncuların olması bütçenin biraz düşük olduğunu belli ediyor. Aslında konu olarak da klasik diyebileceğimiz bir konu olsa da film kendini izletiyor. Tabii bunda yaklaşık 1 ay önce Aytepe’ye olan seyahatimden sonra kara doyamamış olmam ve filmdeki şahane Kanada Dağlarındaki Karlı ortamların katkısı da büyük.

Aksiyonu seven, izleyecek film bulamadığında kenarda duracak acil durum filmi olarak tüm film severlere filmi tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

İnsanları Hem Birleştiren Hem de Ayıran Lanet İcatlar: Cebimizdeki Yabancılar

Selamlar,

Gene mi Sinepir efendi dediğinizi duyar gibiyim. Hat Trick’i geçtik Quadruple’a döndük yerli film konusunda.  18 yıllık aktif sinema izleyicisi olduğum dönemi tarıyorum ve dört kere üst üste yerli filme gittiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. 2018 yılı bu anlamda kaliteli yerli filmlerin de sayesinde  benim özelimde böyle bir rekora imza attırdı. Beş olur mu diye sorarsanız muhtemelen olmayacak çünkü haftaya gelecek olan Black Panther’e gitmeyi planladığım için seriyi bozacağız gibi gözüküyor.

Gelelim filmiimizin konusuna, bakalım beyazperde.com ‘da ne yazılmış:

Yedi eski dost bir akşam yemeğinde bir araya gelmeye karar verir. Herkes sofranın başında oturmuş sohbet etmekte, şen kahkahalar eşliğinde yemek yemektedir. Yemek sırasında bir oyun oynamaya karar verilir. Oyun oldukça basittir; herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen her mesaj ve bildirim yüksek sesle okunacaktır. Yedi dostun maskelerinin ardındaki hayatlarını ile cep telefonlarını ortaya koymaları ilişki dengelerini altüst eder. Bunca zaman çok yakın dost olduklarını düşünün grup aslında birbirlerine yabancıdır.

Film öncelikle 2016 yapımı İtalyan Filmi Perfetti Sconosciuti yani Perfect Strangers’dan uyarlanmış. Genelde adı bilinmeyip “Mavi Saçlı Tontiş Kadın” olarak anılan ancak tabii ki bu tanımın oldukça ötesinde olan bir sanatçı Serra Yılmaz’ın ilk yönetmenlik denemesi. Ebedi kankası Ferzan Özpetek’in de desteği ile bu sınavdan alnının hakkıyla çıktığını söyleyebilirim. İlk denemede kendisinin tanıdık suları olan İtalyan Sinemasından bir örneğin yerli adaptasyonu güzel bir seçim olmuş.

Filme gelecek olursak  ağırlıklı olarak yemek davetinin geçtiği evde ve sadece 7 karakterle (Çiftlerin birkaç repliği olan çocukları ya da anne babalarını saymıyorum) oldukça minimal olan film aslında oldukça fazla şey anlatıyor. Teknolojinin gelişmesiyle herkesin elindeki telefonlar yavaş yavaş uçaklardaki kara kutulara dönmesini, aslında eşe dosta söyleyemeyeceğin bir çok şeyi küçücük aygıtlara aktardığımızı ve bu kara kutular açılırsa Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına eşdeğer küçük kıyametler yaşanabileceğini oldukça güzel anlatmış. Tabii burada başta bu aralar yükselen trend olan Çağlar Çorumlu olmak üzere tüm oyuncuların güzel performansları da büyük etken. Filmi izleyen arkadaşlara “Siz böyle bir oyun oynar mısınız” diye sorduğumda pek tatmin edici cevap alamadığımı da söylemeden edemeyeceğim.

Film benim için oldukça ortalama üstü. Zaten her yerli film tanıttığımda yazdığım -ve sıkılmadan yazmaya devam edeceğim- artık cesur filmlerimiz olması gerektiğini, sadece gaz çıkartan, işeyen, tüküren küfür eden karaktere bel bağlayan (ki bu hafta bir tane daha adını bile anmak istemediğim bir film vizyona girmiş ve salonları işgal etmekte) filmlerin azalarak bitmesinin, Cebimdeki Yabancı gibi, Ölümlü Dünya gibi, ille güldürmeyi planlıyorsa Aile Arasında gibi kaliteli filmlere ihtiyacımız olduğunu belirtmek istiyorum. İşte bu yüzden bu filmi de sevdim. İlle eksik birşey yok mu diye sorarsanız adet yerini bulsun filmi oldukça fazla “beyaz yaka” buldum. Filmde yer alan karakterlerin meslekleri  sırasıyla şöyle: doktor, muhasebe müdürü, psikolog, uluslararası şirkette satış müdürü, veteriner, fitness antrenörü ve akademisyen. Yani filmde bahsi geçen konu metropollerde yaşayan ve genel olarak benim de çevrem olan beyaz yakalılara  hitap etmesi filmdeki karakterleri gerçek bulmayacak başka bir kitle oluşturacak ancak ben film sevenlere Cebimdeki Yabancı’ya şans vermelerini tavsiye ederim.

Sevgiler,

EB

Nayır Nolamaz Narife Narif Ni Nerekti?

Selamlar,

Evet biliyorum hepimiz şaşkınız, yüzünü sinema konusunda batıya dönmüş Sinepir efendi hangi dağda kurt öldü de peşpeşe iki tane yerli film hakkında yazı yazıyor diyenleri duyar gibiyim. Eh her zaman dediğim gibi söz konusu kaliteli yapımsa gerisi teferruat oluyor.

Cem Yılmaz’ı 1995 yılındaki karikatürlerinden beri takip etmekteyim. Her ne kadar çizimler biraz -doğal olarak- acemice olsa da tespitler, espriler aslında şu an karşımızdaki zekanın ilk göstergesi imiş meğerse.  Ancak ben pek çok kişinin aksine stand-up show’larından ziyade filmlerini severim. Her Şey Çok Güzel Olacak ile başlayan serüveni G.O.R.A ile “Türkler komedi ya da dram dışında bir tarz yapamaz” teorisini çürüten nadir filmlerden biridir. Tamam tabii ki komedi var ancak içindeki bilimkurgu göndermeleri her babayiğidin harcı değil.

Gelelim Arif V 216’a. Konuya gelecek olursak  sinemalar.com’da ne yazılmış bir bakalım:

Arif’in yakın dostu 216, insan olmaya karar vererek dünyaya gelir ve burada başına olmadık işler gelir. Her ne kadar insan olabilmek için kıyasıya bir çaba harcasa da 216’nın (Ozan Güven) farklılıkları çok barizdir. Üstelik bir de gözleri görmeyen Pembe Şeker’e (Seda Bakan) aşık olmuştur. Kötü niyetli bir iş adamının onu kopyalamaya kalkışmasıyla Arif (Cem Yılmaz) devreye girecek, 216’yı ve tüm dünyayı kurtarmaya çalışacaktır.

Film tam bir  komedi- bilimkurgu soslu “kendini iyi hisset” filmi. Nostalji aşıkları özellikle filmin 1960larda geçen kısmına bayılacak. Filmin bu bölümde geçen bölümü tam bir ustalara saygı geçidi. İtiraf edeyim Sadri Alışık’ı, Ayhan Işık’ı, Zeki Müren’i başka bir aktörün canlandırması ile de olsa yeniden görmek ve o eski güzel şarkıları dinlemek gerçekten insanı mutlu ediyor.  Filmin “Geleceğe Dönüş” tadındaki kısımları ise gerçekten güzel kotarılmış. Burada Cem Yılmaz’ın sinema literatürüne hakim olması tabii büyük etken. Tabii  Roland “Emerik” Emmerich’i biraz harcamış ama olsun o kadar. Gelecekte geçen sahnelerdeki efektlerin sırıtmaması beni gerçekten sevindirdi.

Gelelim hiç mi kötü yanı yok tarafına. E adet yerini bulsun biraz fazla  ürün yerleştirme var, malum beyaz eşya firmasının bir çok ürünü gözümüze gözümüze sokuluyor diyelim. Tabii yıldızlar geçidi gibi olan bu filmin finanse edilmesi için bu eylemin de gerekli olduğunun farkındayım. Dediğim gibi eleştirimizi yaptık adet yerini buldu.

Bu film ve Cem Yılmaz gerçekten Türkiye için bulunmaz bir nimet. Bu film tüm seyirciyi balgam atan, gaz çıkartan, küfür eden ayılık yaparak espri yaptığını zanneden seyircinin zekasıyla alay eden “Abi mecbur böyle film çekmek zorundayız halk bunu istiyor” diyenlere, bu argümanı kalitesiz film yapmanın bahanesi sayan tüm yönetmenciklere, senaristçiklere tokat niteliğinde bir cevap. Cem Yılmaz’ı burada gene tebrik ediyorum. 1998’den beri hep yarışılan adam oldu. Ama her dönem rakibi ya da muadili olarak görülen hiç kimse ortada kalmazken Cem Yılmaz yoluna güzel bir biçimde devam ediyor. Ben inanıyorum ki bundan 10 yıl sonra şu dönem kendisine rakip denilen insanlar ossuruklu, çişli filmler çekmeye devam ederken Cem Yılmaz Türk Sinemasını alıp başka bir yere götürecek.

Bunu da söyledikten sonra e hadi artık gelsin bir Erşan Kuneri Filmi de kayalım diyor huzurlarınızdan çekiliyorum.

Sevgiler,

EB

Kimseyi Kıyafetiyle Yargılamayacaksın Dedirten Film

 

Selamlar,

Korku filmleri beni takip edenler bilir pek de uzman olduğum ya da pek sevdiğim bir film türü değil. Hayat zaten yeteri kadar korkutucu ve gerilim dolu bu nedenle çok korku filmi izlemeyi tercih etmiyorum. Ancak gene huyum kurusun eleştirmen ruhumun merakından olsa gerek kimi zaman bu tür filmlere de şans veriyorum. İşte Drag Me To Hell de türünün güzel bir örneği olduğu için bu şansı yakaladı.

Konuya gelecek olursak şu şekilde: Christine Brown bankada kredi bölümünde çalışan bir beyaz yakalıdır ve birçok beyaz yakalının bulunduğu endişeli ruh hali kendisinde de bulunmaktadır. Müdür yardımcılığı pozisyonu için hırslı bir iş arkadaşıyla girdiği rekabet ortamı müşterilere karşı acımasız kararlar almasına neden olur. Zayıflık göstermesi terfi etme şansını kaybettireceği düşüncesi ile yaşlı bir kadının kredi vade uzatımı talebini reddeder. Bu karar ile yaşlı kadın, Bayan Ganush evini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kökeni Macaristan Çingenelerinden olan Bayan Ganush bunun karşılığında Christine’in  birkaç gün içinde cehenneme gitmesi için bir lanet -bizim tabirle beddua- okur. Bayan Ganush’un bedduası tutar ve Christine bundan sonra cehenneme adım adım yaklaşır ve türlü türlü badirelerle karşılaşır.

Filmin yönetmeni Sam Raimi denince zaten özellikle korku filmi hayranları hazır ol pozisyonuna geçiverir. Sinema dünyasına Evil Dead gibi kült bir seri ve Ash gibi egzantrik bir karakteri katan kim olsa şapka çıkartılmayı hak eder.  Ben kendisini Quick and the Dead gibi yıldızlar geçidi bir filme ve daha ortalarda bu kadar süper kahraman filmi yokken taşın altına elini koyup ilk Örümcek Adamları çektiği için severim o ayrı konu.

Filmimize gelecek olursak film biraz önce de belirtmiş olduğum gibi tam klasik bir korku filmi. Zaten senaryo aslında Evil Dead serisini çektiği 1990’lara dayanıyor ancak filmin vizyona sokulması için pek fırsat olmamış. Ama film günümüzde (2009 yılı) geçse de buram buram 1990lar koktuğu da gerçek.

Özetlersek esas kızımızın Bayan Ganush ile Tom ve Jerry misali kapışmaları kimi zaman komik olsa da, bir kaç korku filmi klişesi bünyesinde barındırsa da gerilimi yerinde bir film olmuş. Filmin mutlu sonla mı bitecek kötü sonla mı diye de devamlı düşündürmesi filmin kendine kattığı artı olmuş.

Özellikle türün meraklısına tavsiye ederim.

2018’in ilk yazısı ile de tüm okurlarımızın yeni yılını da kutlarım.

Sevgiler,

EB