Çember Daralıyor, Isı Artıyor…

Selamlar,

Bu sefer bir klasik ile karşınızdayım. Posteri görüp oyuncuların ismini gören özellikle 40 yaş üstü sinema severler hafifçe bir titrer gibi oldu farkındayım. Çünkü Heat sinema dünyasında bazı şeyleri allak bullak eden bir film.

Yaptığı her soygunu ince detaylarla planlayan Neil McCauley genelde kendi gibi uzman bir ekiple çalışan milyon dolarlık soygunları tercih eden profesyonel bir hırsızdır. Vincent Hanna ise hırslı, şehrinde yaşanan soygunların ve şiddet sarmalının sona ermesini isteyen bir polistir. McCauley’in son işinde ekibinden birinin yaptığı hata yüzünden Hanna’nın radarına girmiştir. McCauley ya her şeyi bırakıp kayıplara karışacak ya da son bir defa hayatının vurgunu yapıp emekliye ayrılacaktır.

Bir kere poster her şeyi anlatıyor. Al Pacino ve Robert De Niro gibi iki usta Godfather 2’den sonra (ki o filmde oynadıkları rol gereği hiç bir sahnede birlikte gözükmemişlerdi) ilk defa aynı karede izleme şansını bu filmde kazanıyoruz. İkincisi döneminin gerçekten ötesinde çatışma sahneleri olan heyecanlı bir film izliyoruz. Hatta bu sahneler o kadar gerçekçi bulunuyor ki yönetmen Michael Mann’ın gerçekçi çatışma sahneleri hala birçok gerçek polis eğitimlerinde kullanıldığı bilgisini vermekte yarar var. Üçüncüsü filmin hikayesi o kadar güzel ki iki saat elli dakika nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile. Tabii ki bunda Michael Mann’ın usta senaristliği ve hikayeyi gerçekten tanıdığı bir polisin daha önce tanışmış olduğu bir suçlu ile yaşamış olduğu mücadeleyi temel almasında çok büyük pay var. Boşuna Michael Mann diyince akla gerçekçi filmler gelmiyor.

Bazı filmler zamansız oluyor. İşte Heat de her ne kadar 1995 yapımı olsa da 2019 yılında da 2029 yılında da izleseniz ölümsüzlüğünden hiçbir şey kaybetmeyecek. Bu nedenle hala izlememe gibi bir durumda iseniz hiç vakit kaybetmeden izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Sevgiler

EB

Çal,Kaç,Kapış…

Selamlar,

Yazılarımın çoğunda ne kadar suç filmlerini, özellikle de İngiliz yapımı suç filmlerini sevdiğimi belirtmiştim. Ancak bunun başlangıç noktasından hiç bahsetmemiştim. İşte şu an bu sevgimin nedeni olan film hakkında bir şeyler yazma zamanı geldi. Filmi sanırım 8 kere izlemiştim. İçinde bulunduğum bir proje için 9. sefer izledikten sonra hislerimi kaleme dökme zamanı geldiğini farkettim.

Kendi halinde lisanssız boks maçlarında bahis oynatan Turkish (karakterin takma adı değil gerçek adı ve ben neden adının bu olduğunu bu izlememde fark ettim) ofis olarak kullandığı karavanın artık hurdaya dönmesinden dolayı iş arkadaşı Tommy’i karavan satışı yapan çingenelerin parkına gönderir. Karavan işi ile ilgilenen Mickey’nin usta bir boksör olması ve Tommy ile beraber parka gelen Gorgeous George ile münakaşaya girmesi birçok kişi için sonun başlangıcı olur. Bu sırada kumar tutkunu usta hırsız Franky Four Fingers 84 karatlık bir elmas çalmıştır ve bunun haberi Londra’nın yeraltı dünyasında kulaktan kulağa yayılır.

Çok karakterin olduğu filmlerde hep havada kalmışlık hissi vardır. Ancak Guy Ritchie o kadar güzel olay akışını birbirine bağlıyor ki her karaktere ekranda çok az bir süre kalsa da tüm karakterlerinin tüm özelliklerini izleyici anlayıveriyor. Bir çatışmada altı kurşunla vurulmasına rağmen hayatta kalıp kendisini vuran kurşunları dişlerine kaplatan Bullet Tooth Tony’nin aslında hayvansever olması ve Madonna sevmesi, belki film tarihindeki en antipatik kötü adam olan Brick Top’ın kahvesine şeker istendiğinde “Hayır, ben kendim yeteri kadar şekerim” derken aslında içinde bir espri makinesinin olduğunu rahatlıkla görüyoruz.


Beni bıraksanız tüm filmi sayfalara dökeceğim o yüzden hem konunun hem de karakterlerin hepsinin üzerinden geçemeyeceğim. Ancak artık bol efektli filmlerde görmeye alıştığımız Jason Statham’ın Guy Ritchie’nin de desteği ile piyasaya çıkış filmi olması ve Brad Pitt’in Lock Stock And Two Smoking Barrels’ı izledikten sonra mutlaka bir Guy Ritchie filminde oynamak istemesi üzerine yönetmeni araması, Ritchie’nin sırf Brad Pitt için Mickey karakterini yazması ve bu filmden önce Fight Club’da da bir dövüşçüyü oynadığı için başka şartlarda istemese de Brad Pitt’in rolü kabul etmesi filmin önemli detaylarından.

Sonuç olarak bu filmi izlemeden kimse güzel bir soygun filmi izledim diyemeyeceğini belirtmek isterim.

Sevgiler,

EB

Sür, Sadece Sür…

Selamlar,

Bazı filmler vardır, repliği ve aforizması boldur. Filmi izledikten sonra bir düzine kişi sosyal medyada kullandıkları kullanıcı adlarını değiştirirler, “Durumum” ya da “Ne düşünüyorum” sekmesine filmden alıntılar yaparlar. Ancak bazı filmler de vardır ki karakterlerin çok konuşmalarına gerek olmaz, karakterin yaptığı bir mimik, o esnada arka planda çalan müzik, önemsiz gibi görünen ama sahnenin sağ köşesinde görülen bir adam tüm hissiyatı bünyenize almanıza yeter. İşte bugün hakkında konuşacağımız film bu tarz olacak.

Adı bile bilinmeyen (filmde ya Sürücü ya da Çocuk diye sesleniyorlar karaktere) ancak söz konusu otomobille alakalı bir konu oldu danışılacak genç bir adam. Gündüzleri tamirhanede çalışmakta, ara ara filmlerde dublörlük yapmakta ve en önemlisi geceleri soygunlar için kaçış arabasını ustaca kullanıp şöförlük yapmaktadır. İllegal işlerden ortalama üstü bir para kazanmasına rağmen küçük bir apartman dairesinde mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Her hikayedeki düzeni bozulan adamın yaşayacağı gibi küçük bir çocuğu olan güzel komşusu Irene ile yakınlaşmaya başlar ve hem kadınla hem de çocukla bir bağ kurar. Ancak hapisten yeni çıkmış ve tehlikeli adamlara borçlanmış Standard’ın hayatlarına tekrar girmesi ile işler karışık bir hal alır. Sürücü, Irene ve çocuğunun zarar görmemesi için Standard’ın yapacağı bir soygunda sürücülük yapmayı kabul eder.

Konuyu okudukça içiniz darlandı değil mi? Ama hiç öyle değil, film aynı hayat gibi her türlü duyguyu yaşatıyor insana. İstese deli gibi hızlı gideceği yollarda şahane müziklerle gece şehir ışıklarındaki araba sürüş sahneleri en huysuz bebeği bile uyutacak cinsten. Sürücü ile Irene’in Sürücü’nün tehlikeli bir kişilik olmasına rağmen masumane yakınlaşmaları, şoför koltuğunda yapamadığı şey olmayan Sürücü’nün Irene’i görünce elini kolunu koyacak yer bulamaması gibi çok güzel detaylar var.

Tüm bu tatlı sahnelerle beraber söz konusu suç dünyası olunca oldukça sert sahneler de mevcut. Amerika’daki ilk filmi olan yönetmen Nicolas Winding Refn’in şiddet sahneleri için vakti zamanında oldukça ses getiren Irreversible’ın yönetmeni Gaspar Noe’den tavsiye aldığını belirtmekte yarar var.

Oyuncular ise az-çok rol demeden herkes birbirinden rol çalıyor. Yakışıklılğının arkasına saklanmayan türlü türlü yeniliklere açık olduğu için başarılı bir oyuncu olan ve bence bizim jenerasyonun (yaşımızı da belli ettik) Brad Pitt’i olan Ryan Gosling zaten tek başına filmi sırtlıyor. Kendisine bu süreçte masumane Güzelliği ile Carey Mulligan, aslında kötü olsa da bir şekilde kendini sevdiren Sürücü’ye baba figürü olarak en yakın kişi olan Shannon rolü ile Bryan Cranston, kötü adam kontenjanını hakkıyla dolduran kendi aralarında Ying Yang gibi çalışan Albert Brooks ve Ron Perlman ile adeta bir şölen izliyoruz.

Sonuç olarak bu materyalist sahneleri metaforlarla (Sürücünün sırtında akrep baskısı olan montunun bile anlamı var) harmanlamış, hem dingin hem vahşi olan, sinema okullarında ders diye gösterilmesi gereken bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum.

Kötü Zamanlar, Kötü İnsanlar…

Selamlar,

Gene tarzıma yakın bir film ile karşınızdayım. Kesişen hayatlar, tekinsiz karakterler, ters köşe sahneler. Bol suç içerikli, film noir tarzını seven biri daha ne ister bilemedim.

Filmimizin konusuna gelecek olursak vakti zamanında daha güzel günler görmüş bir otel olan El Royale’e yağmurlu bir akşam birbirini tanımayan yabancılar kalmaya gelir. Uzun zamandır bu kadar rağbet görmeyen otelde hareketli bir gece bu yabancıları beklemektedir.

Bu tür çok karakterli filmlerin en büyük handikapı filme izleyici çekmek için birbiri ile yarışacak benzer aktörleri filme kattığında oluşan rol çalma savaşı nedeni ile bazı şeylerin abartılı beyaz perdeye yansımasıdır. Ancak bu filmde bu duruma rastlanmıyor. Ne de olsa tüm oyuncular Jeff Bridges gibi bir duayenle aşık atamayacağını ya da Chris Hemsworth ve Jon Hamm gibi iki farklı kulvarda olan yakışıklının birbiri ile rekabet edemeyeceği ortada. E güzel kız, çatlak kız, Afro Amerika kökenli yan karakter ve garip görünümlü filmin sonuna doğru kesin bir şey yumurtlayacağı belli metod oyunculuğu ile canlandırılan yan karakter kontenjanları da güzel bir biçimde doldurulduğu için belki oyunculuk yoksunu Dakota Johnson (tahmin edin bu saydığım karakterlerden hangisi oluyor?) hariç hiç bir karakter sırıtmıyor.


Filmdeki tüm karakterler tekinsizlik halini çok güzel yansıtmış.
Ev aletleri satıcısı, rahip, blues vokalisti ya da otel görevlisi gibi normalde gayet masumane mesleklere sahip bu insanların her biri farklı bir kişi olabilir. Filmin sonuna kadar bu gerilim başarılı bir şekilde korunmuş .

Sonuç olarak bol entrikalı bu filmi tüm sinema severlere tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kadar şatafatlı bir isme sahip olan bir film ne kadar kötü olabilir değil mi?

Sevgiler,

EB

Herkes Sakin Olsun Bu Bir Soygun Filmidir…

Selamlar!

Bugün en bana hitap eden özel filmlerden biri hakkında yazacağım. Quentin Tarantino benim için gerçekten özel bir yönetmen. Kimisi için filmlerinde gereksiz konuşma çok mevcut ancak o kadar çok detay mevcut ki kılı kırk yaranlar için adeta zevk şöleni olduğunu söyleyebilirim.

Bana kalsa tüm filmlerini tek tek buraya yazarım ancak sadece Tarantino sevenlerin değil tüm sinema camiasının neredeyse şaheser olduğuna hemfikir olduğu Ucuz Roman hakkında bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle nedir Pulp Fiction? Özetle edebi değeri pek olmayan karakterlerin de ahlaki olarak çok ahım şahım olmadığı hikayelere verilen genel ad. Hal böyle olunca adını alan filmin karakterleri de çok da gerçek hayatta etkileşimde olmak istemediğiniz karakterler oluyor. Çok spoiler vermek istemem ancak birkaç karakterden bahsedersem ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız: Patronları için adam vuran tetikçiler, karı koca soyguncular, para için maçı hile ile vermesi gereken boksörler, mesleği cesetten kurtulmak olan profesyoneller ve daha niceleri. Çok spoiler de vermek istemiyorum o yüzden pek renk vermedim film hakkında ancak Bruce Willis, Samuel L Jackson, John Travolta, Christopher Walken, Uma Thurman, Harvey Keitel, Tim Roth ve Ving Rhames gibi kalbur üstü oyuncuların performansta zirve yaparak can verdiği bu kadar çok karakterin yolu Tarantino’nun ilmek ilmek ördüğü senaryo ile öyle güzel kesişiyor ki 154 dakikalık film nasıl geçti anlaşılmıyor bile.

1990lar sinema endüstrisinin iyi film bakımından zirve yaptığı dönemdi. Pulp Fiction da bu dönemin resmen neferlerinden bir tanesi. Filmin ortaya çıkmasının 25. yılında mutlaka izlenmediyse izlenmesi gereken bir film olduğunu belirterek huzurunuzdan çekiliyorum.

Sevgiler,

EB

Melek misin Şeytan Mısın Bebeğim?

Selamlar,

Daha önce defalarca İngiliz filmlerini özellikle de İngiliz Suç filmlerini sevdiğimi söylemiştim. İşte bu filmde bu janrın önde gelecek örneklerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yönetmen Edgar Wright zaten daha önce Shaun of The Dead, Hot Fuzz ve Scott Pilgrim Vs. The World filmleri ile hangi tarzda film çekerse bu tarzı bir tık farklılaştırdığını göstermiş bir yönetmen.  Shaun of The Dead bir zombi filmiydi ama nasıl yani dedirten bir çok yönü vardı. Hot Fuzz sözüm ona bir polisye idi ancak yer yer karınları ağrıtacak kadar komikti. Scott Pilgrim Vs. The World daha hangi köşeden dönsen karşına bir çizgi roman filmi çıkmadığı dönemlerde çekilmiş oldukça sıradışı bir çizgi roman filmiydi.  İşte bu filmler sayesinde Edgar Wright kardeşimiz yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır demiş ve Baby Driver gibi mükemmel bir film çekmiş. Konusuna gelecek olursak kısaca şöyle:
Baby genç yaşına rağmen oldukça deneyimli bir sürücüdür. Genç görünümü yüzünden Baby lakabını alan genç sürücümüz daha 12 yaşında iken suç dehası Doc’un kanatları altına girer. Banka soygununun ardından kaçış için sürücülük yapan Baby Doc’un normalde yaptıkları işlerden daha üst düzey bir soygun planladığında yolu psikopat bir ekip kesişir ancak girdiği bu iş başarısız olmaya mahkum bir soygundur. İşler ters gittiğinde kurtarması gereken sevdiklerinin yanında olması gerekecektir.

Filmde kere film boyunca harika şarkılar dinliyoruz.  Film sıfır CGI yani özel efekt içeriyor ki bu nedenle eski usul aksiyon sevenlerin sahnelere bayılacağını düşünüyorum.

Oyuncular ise gerçekten takdire şayan. Psikopat Bats rolüyle Jaime Foxx, maskülen çekiciliğini Mad Men’de birçok izleyici ile tanıştıran Buddy rolü ile Jon Hamm, Baby’nin kalbini küt küt attıran  Debora rolü ile açıkçası ilk defa izlediğim ve beğendiğim Lily James, tüm suçların beyni, kendi çocuğunu bile suça dahil eden ama bir o kadar da babacan Doc rölüyle şu an özel hayatında yaptığı bazı edepsiz şeyler nedeniyle sevilmeyen ancak bunun için dahi olsa performansna laf söylenmeyecek Kevin Spacey ve adı gibi bebek yüzlü olan Baby rolü ile Ansel Elgort  resmen birbirini tamamlamış. Her sahnede gencinden yaşlısına birbirinden rol çalarak şahaneler yaratmışlar.

Edgar Wright bu film için 1995’den beri uğraştığını belirtmiş ve kendisinin şaheseri olduğunu belirtmiş. Gerçekten de özenilerek yapılmış bir film. Hatta bunu bir örnek ile taçlandırsak Baby’nin ekibe kahve aldığı açılış sahnesi tam 28 kere çekilmiş ve 21. çekimde karar kılınmış. Merak edenler için aşağıya videoyu paylaşıyorum.

Belki tüm izlediğim filmler arasında bir şaheser değil ancak yeni filmler arasındaki en iyi soygun filmlerinden biri olduğunu söylemem gerek. Tüm film sevenlere hala izlemedilerse izlemelerini tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar

Selamlar,

Dün yurtdışından müziğe yön veren bir grubun bulunduğu biyografik bir filme karşınızdaydım. Bugün ise doğrudan memleketin içinden müziğe yön veren demenin hafif kaldığı arabeskin a’sından anlamayanın bile kendisinde bir şey bulduğu herkesin babası lakabını alnının hakkıyla alan bir kişi, Müslüm Gürses hakkında çekilmiş film ile beraberiz.

Standart biyografi filmlerinde bulunan çocukluktan kişinin ölümüne kadar olan tüm anları olabildiğince aktarmış bir film olmuş Müslüm. Urfa’daki çocukluğundan Adana’daki gençlik yıllarına ve tabii ki İstanbul’daki son günlerine kadar her anı detaylıca anlatılmaya çalışılmış. Burada Bohemian Rhapsody’de belirttiğimiz iki ucu keskin bıçak kavramı da hakim. Müslüm Baba’nın özellikle Muhterem Nur’a göstermiş olduğu şiddet vakaları (filmde sadece tanıştıkları anda anekdot haline getirilmiş bir sahne bulunmakta) ve ölümden döndüğü (gerçek anlamda) trafik kazasından sonra yaşadığı baş ağrısı ve çınlamaları bastırmak için alkol ve diğer keyif verici maddelere olan yatkınlığı herkesçe bilinse de filmde olabildiğince hafifletilmeye çalışılmış ki bence bunda bir mahsur yok. Sonuçta Müslüm bir belgesel filmi değil Müslüm Gürses’in hayatındaki kesitleri stilize bir biçimde anlatan bir film.

Müslüm Gürses’in hayatı gerçekten zorlu geçtiği aşikar. Hani film kurgu olsa senaristlerine “Yok artık daha neler” denecek şeyler yaşadığı doğru. Ancak yaşadığı tüm aksiliklere, acılara rağmen her olaya iyi yanından bakmak gerektiğini göstermesi Müslüm Baba’nın kişiliğini de güzel yansıtılması filmin artılarından biri.

Tabii senaryo ve filmin güzel yönetilmesi sayesinde Adana’dan İstanbul’a memleketin her yöresindeki atmosferi bire bir hissediyoruz. Ancak Erkan Can’dan Zerrin Tekindor’a efsane bir kadronun müthiş performanslarını yadsımadan en büyük alkışı Küçük Müslüm rolündeki ilk büyük rolü ile Şahin Kendirci ve yetişkin Müslümü adeta yaşamış olan Timuçin Esen’e ne kadar teşekkür edilse az. Timuçin Esen’in sahne performanslarını izleyince bir an için babanın ölmediğini bile düşünebiliyorsunuz.

Sonuç olarak film 2018’in en iyi filmlerinden biri. Bu filmle “Beyaz Türkler Müslüm’e sahip çıktı” şehir efsanesinin ise iyice kanıtlandığını söyleyebilirim.

Sevgiler,

EB

Bohem Bir Rapsodi Eşliğinde Hatıralar Geçidi…

Selamlar,

Biyografik filmler her zaman tehlikelidir. Hele sıradan bir hayat yaşamamış kimine göre aykırı diyebileceğimiz kişilerin hayatlarını filme almak iki ucu keskin bıçak gibidir. Hayranlar ne der, eğer ilgili kişi ölmüşse ölünün arkasından konuşulur mu gibi bir çok endişe yapımcıların ve yönetmenlerin kafasında dolaşır. Fazla otosansür uygulanırsa filmin çekiciliği kalmaz, olanlar olduğu gibi aktarılırsa da yaratılacak sansasyon filmin başarı potansiyelinin önüne geçebilir. Filminizin konu aldığı kişi Rock müziğin seyrini değiştiren başarılı bir grubun eşcinsel solisti ise oldukça tehlikeli sularda yüzüyorsunuz demektir.

Filmin başlığından da anlaşılacağı üzere film 1970’de kurulmuş Queen grubunun çerçevesinde Zanzibar kökenli Farrokh Bulsara’nın Smile adlı gruba solistlerinin ayrılması ile başlayıp Farrokh’un Freddie Mercury, Smile’ın da Queen’in zirve noktalarından biri olan 1985 Live Aid Konserine kadar olan zaman dilimini konu almakta. Burada Freddie Mercury’nin değişimini, karmaşalarını, ikilemlerini hastalanmasını ve huzura ermesini büyük bir heyecanla izliyoruz. İkilem Freddie Mercury’i anlatan en iyi kelime olduğunu düşünüyorum. Ailesi ile yaşadığı ikilem, aşık olduğu düşündüğü Mary ile yaşadığı ikilem, cinsel tercihi ile yaşadığı ikilem, grubu ile yaşadığı ikilem en sonunda da aramızdan ayıran hastalığı ile yaşadığı ikilem. Ancak enteresandır ki bu kadar çatışma halindeki kişi bahsettiğim tüm kavramlar ile zaman geçip olgunlaştıkça huzura eriyor ve kendisinin bir parçası olduklarını kabul ediyor. O kadar kavgalarına rağmen babasının öğretileri ile yaşıyor, Mary’i hayatının sonuna kadar yanında tutuyor, her ne kadar solist olmanın getirdiği starlık ile grup arkadaşları ile yaşadığı gerginliklerin ve fikir ayrılıklarının onu o yapan etmenlerden biri olduğunu kabul ediyor ve son olarak da eşcinselliğini hatta bu tercihi nedeni ile yaşadığı hastalığı kabul ediyor. Bu son kabulleniş ve hayata bakış açısı zaten dünyaya harika bir grup ve şarkılar bırakan Queen grubuna efsane bir organizasyon efsane bir performans da sağlıyor.

Sıkı bir Queen hayranı değilim. Ancak bir çok gürültülü rock grubundan ziyade Queen’i tercih ederim. Biraz daha disko dönemi şarkılarını (Another One Bites The Dust ve I Want To Break Free) ve daha yavaş ve anlamlı şarkılarını (Show Must Go On ve Those Are The Days of Our Lives) severim. Ancak bu filme kesinlikle kayıtsız kalamadığımı özellikle Live Aid konser sahnelerinde tüylerimin diken diken olduğunu söyleyebilirim.

Tabii buna neden olan üç etken var. Birincisi Freddie Mercury’i adeta yaşayan Rami Malek, yönetmen Bryan Singer ve filmin yapımında aktif olarak görev almış olan Queen üyeleri Brian May ve Roger Taylor. Rami Malek Freddie Mercury’i oynamamış adeta yaşamış. Olağan Şüpheliler ile çıkış yapan daha sonra özellikle X-Men filmleri ile başarısına başarı katan Bryan Singer filmi ile adeta bir zaman makinesi yaratmış. Son olarak ise Filmin yapımında anıları ve yorumları ile filme hava katmış Brian May ve Roger Taylor’a hiç bir şey için olmasa Sacha Baron Cohen gibi bir kütüğü Freddie Mercury’i oynamasına engel olduğu için teşekkür etmek lazım.

Film sinemada bir yabancı filme Türkiye’de oldukça başarı sağladığını da söylemeliyim. 576.938 kişi hiç de azımsanmayacak bir rakam değil. Tabii buna gençliklerini yad etmek isteyen 60-70 doğumluların payının oldukça büyük olduğunu görüyorum.

Ben filmi kesinlikle tavsiye ediyorum ancak filmi hobimde uzmanlaştığım sinema perspektifinden bakarak hakkında yazdım. Eğer film hakkında biraz daha müzik perspektifinden bir yorum isterseniz Kim 500 Milyar İster’e katılsam ve Queen hakkında bir soru gelse soru soracağım tek kişi olan Onur Andıç’ın görüşlerini sunduğu dinledinmi.com ‘daki yazısının linkini şuraya bırakarak huzurlarınızdan çekiliyorum.

Queen – Bohemian Rhapsody

Sevgiler,

EB

Diğer Taraftan Mesaj Var…


Selamlar,

Animasyon filmleri çok hakkı yenen türler arasındadır. Büyük bir çoğunluk tarafından çocukların oyalanması için izlenecek eğer çocuk biraz büyüdüyse (diyelim ki 8-9 yaşında olsun) sinema salonuna bırakıp iki saat AVM gezmeye yarayan araçlardır birçok ebeveyn için. Ancak bazı  animasyonlar var ki çocuktan çok yetişkinin gönlünü kazanır. Üstelik bunu yaparken hiçbir şiddet ya da cinsel öğe kullanmadan yapar. İşte Coco bu filmlerden biri. 

Coco, 12 yaşındaki Miguel’in ölüler diyarındaki macerasını anlatıyor. 12 yaşındaki Miguel’in en büyük kahramanı efsanevi Meksikalı gitarist Ernesto de la Cruz’dur. Ancak Cruz hayatını kaybetmiştir ve Miguel’in onunla tanışma imkanı yoktur. Her gün onun şarkılarını dinleyen Miguel günün birinde ünlü müzisyenin gitarını bulur. Ancak gitarı çalması onu bir anda Ölüler Diyarı’na götürüverir. Çıkış yolunu arayan Miguel, düzenbaz Hector’la karşılaşır ve birlikte Miguel’in aile tarihinin ardındaki gerçek hikayeyi keşfetmek için olağanüstü bir yolculuğa çıkarlar… 

Film Miguel’in tüm ailesini karşısına alıp müzik ile uğraşmasını ve hayallerinin peşinden gitmek için göze aldığı macerayı anlatıyor. Ancak bunu öyle güzel bir dille anlatıyor ki…Meksika’nın önemli bayramlarından biri olan Ölüler Günü’nde ailelerin ölmüş akrabaları ile olan iletişimini, şahane kullanılmış renk paletleri ile “Öbür Taraf”ı, çoktan aramızdan ayrılmış olan birçok ünlü kişilerin canlandırılması ile şahane bir şölen sunuyor. Bunu yaparken hele bir de eğer bir yakınınızı kaybetmişseniz film tam kalbinizin orta yerine oturuyor.  Şahsen filmi izlerken birkaç sahnede “gözüme bir şey kaçtı” diyerek hıçkırdığım oldu.

Açıkçası Ölüm temalı bir filmin animasyon dahi olsa bu kadar küçük yaştaki izleyiciyi ürkütmeden aksine aileleri ölüm kavramını çocuklarına anlatması için bile kullanılabilecek oldukça iyi bir film sunuyor. Normalde adet yerini bulsun diye çok küçük de olsa eleştirecek bir konu bulsam da bu sefer bu filmde bu kısmı pas geçeceğim.

Efendim? Bu kadar Miguel’den Hector’una bir çok değişik isim söyledim ancak filmin adı neden mi Coco? Bunu merak edenleri mutlaka filmi izlemesini tavsiye ediyorum.

Sevgiler,

EB

Biz Gideriz Ormana Hey Ormana

 

Selamlar,

Uzun bir aradan sonra beraberiz. Bir önceki yazımızda ormanlarla dolu bir ülkedeydik. Şimdi de bu temayı bozmuyoruz ancak bu sefer sanal ortamda dolaşacağız.

Birbirinden zıt karakterli dört ergen okulda yaptıkları türlü türlü disiplinsiz hareketler nedeniyle okulda ceza almış (Tarsus Amerikanlılar Detention! desem hemen anlar 🙂 ) bodrum katında temizlik ile cezalandırılmışlardır. Temizliği yaparken hurda denilebilecek bir atari konsoluna denk gelirler. Ancak bilmedikleri şey Jumanji adlı esrarengiz masaüstü oyun kendini geliştirmiş ve video oyununa  evrilmiştir ve bu dört genci oyunun içine çeker. Şu an itibariyle oyundaki tüm bölümleri geçip gerçek dünyaya dönebilmeleri için ortak olup el birliği yapmaları gerekmektedir.

Öncelikle söylemeliyim ki ilk Jumanji’yi pek sevmem. Evet ortamı ve efektleri 1995 yılına göre oldukça başarılıdır ancak nedense bir türlü ısınamamışımdır.  Ancak şu an tanıttığım film ise artık yıllarca bilgisayar oyunu oynamamdan mıdır bilinmez oldukça hoşuma gitti. Çocukların kendilerine zıt  karakterli avatarlar seçmeleri ( en cılız çocuğun Dwayne Johnson namı diğer the Rock’ın canlandırdığı Dr Smolder Bravestone gibi iri yarı atletik avatarı, gerçek hayatta Amerikan Futbolu yıldızı olan çocuğun ise gidip en kofti avatar olan Moose Finbar’ı seçmesi gibi), özellikle gamerların bayılacağı ince espriler ve tabii ki başta Guns’n Roses’ın meşhur ve filme adını da veren şarkısı Welcome to The Jungle başta olmak üzere şahane müzikleri ile bu kendi halindeki filmi sevdiğimi belirtmeliyim.

Canı birşeyler öğrenmek değil de tamamen kafa dağıtma amacı ile birşeyler izlemek isteyen olursa kesinlikle tavsiye edebileceğim bir film olmuş.

 

Sevgiler,

EB